12 Şubat 2016 Cuma

Sahaftan - 10 Garo Alagöz



Seçenekler için tıklayın

Garo Alagöz
Sıcak Yazın Getirdiği Öyküler,

Kadir Yüksel

            İnternette görüp çıktısını aldığım bir ölüm ilanı. 20 Mart 2015 tarihli. “Vefat. (…) şirketi kurucusu, İstanbul aşığı, hikâyeci yazar, ÇORBACIMIZ, GARO ALAGÖZ Fransa’da vefat etmiştir. Naaşı 20 Mart Cuma günü Nice’de toprağa verilecektir. Sevenlerinin başı sağ olsun.
            İstanbul aşığı, hikâyeci yazar, çorbacı Garo Alagöz’ün öyküleriyle ilk tanışmam Ersan Erçelik’in yazısıyla olmuştu. O yazıdan sonra peşine düşüp üç öykü kitabını da edinmiştim Garo Alagöz’ün. İrma ve Elma Ağacı 1975’de, O Her Şeyi Çift Severdi 1977’de, Sıcak Yazın Getirdiği Öyküler ise 1979’da yayımlanmış. İlk kitabından sonraki iki kitabında şu not yer alıyor “Bu kitap okurlarıma armağan olarak basılmıştır. Bu nedenle bedelsizdir, fiyat konmamıştır.”
            Gerçekçi bir bakışla, okuyucusuyla söyleşir gibi, insan sevgisiyle yazıyor öykülerini. Dili özenli, kıvrak, yalın. Gündelik yaşamın içinde her zaman tanık olduğumuz olayları, yanı başımızda yürüyen tanıdık insanları yazıyor. Ben anlatıcıyla kurulu öyküler, hepsi yaşamından alınmış gibi, zaten kendi adını da, işini de, doğduğu yaşadığı yerleri de, hatta çocuklarının adını da kullanıyor sık sık. Öykülerinde ironi önemli bir yer tutuyor. Öykü kişileri yer yer erotizmle, melankoliyle gündelik yaşam karşısında gülümsetiyor okuyucusunu.
            Sıcak Yazın Getirdiği Öyküler sekiz öyküden oluşuyor. Kitabın ilk sayfasında “Bu dünyada yaşıyan bütün insanların birbirini sevmesi gerek” notu düşülmüş. Kitabın içindeki öyküler de bu giriş notuna çok uyuyor. Sevgiyle yazılmış öyküler, öykü kişileri sevgiyle çizilmiş. Ama bu sevgi insanları her yönleriyle görüp yazmasını engellemiyor Garo Alagöz’ün. “Ayakkabılarla Konuşma” adlı öykü anlatımındaki içtenliğiyle, yalın, içine alıveren diliyle güzel bir öykü. Kongreye katıldığı İtalya’da bir alışveriş mağazasında tanıştığı kızla bir kaç gün birlikte olur. Sonu hem gülümsetecek hem de gerçekle yüzleştirecektir. “Yat Bakıcısı” adlı öykü Doğu Anadolu’da askerliğini yapıp İstanbul’a dönen Garo’nun yaz ayları için bulduğu geçici işi yat bakıcılığında başına gelenleri okuruz. Elbette o dünyanın insanlarına farklı bir bakış yer alır öyküde, erotizm de dozunda yerini alacaktır. “Çanakkale” askerliğini yedek subay olarak yapan öykü kişisinin başından geçenleri anlatan bir askerlik öyküsü. “Pembe Bikini” de kitabın güzel öykülerinden biri.

            Garo Alagöz’le ilgili fazla bilgi edinemedim ne yazık ki. Ermeni asıllı, sanayici, öykülerinin bir kısmı yurtdışındaki dergilerde yayımlanmış. Öykülerinde sıklıkla yurtdışı gezilerini yazıyor, özellikle İtalya ve Fransa. Yaşamının son yıllarını mı, yoksa daha öncesini mi Fransa’da yaşadı bilemiyorum. İstanbul aşığı hikâyeci, çorbacı, âşık olduğu şehirde son yolculuğuna uğurlanamamış. 

Kerem Işık - Iskalı Karnaval



ıskalı karnaval ile ilgili görsel sonucu


Iskalı Karnaval

Kadir Yüksel

            Kerem Işık’ın Toplum Böceği adlı ikinci öykü kitabı ilk öykü kitabından farklı bir yerde konumlanmıştı. Özellikle “İş mi Bu ŞiBuMi”, “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası” ve kitaba da adını veren “Toplum Böceği” adlı öyküler başka bir kanalın derinleşerek sürüp gideceğini gösteren, göz dolduran öykülerdi. Toplumsal sorunları göz ardı etmeden ama farklı bir dille, kurguyla anlatıyor, ironik öykü atmosferini bütün içtenliğiyle oluşturabiliyordu. İlk kitabı Aslında Cennet de Yok’la benzeşen sesleri elbette vardı ama Toplum Böceği bir yönelişin izleriyle, kendine özgü bir öykü dünyasını oluşturmasıyla, diliyle öne çıkıyordu. Bu yılın ilk aylarında Iskalı Karnaval adını taşıyan, yönelişlerini, dilini derinleştirdiği üçüncü öykü kitabıyla çıkageldi Kerem Işık.
 Iskalı Karnaval, Kerem Işık’ın kurgusal atmosferinin, toplum sorunlarına bakışının, ironisinin tam olarak kendini bulduğu, ustalıkla kotarılmış, etkileyici öykülerden oluşuyor. Ama bir o kadar da arayışı, öykünün farklı uçlarında gezinmeyi isteyen öyküler. Bilim kurguya, fantastik öğelere, hatta distopyaya bu derece yönelmesi, bu yönelişte kendine özgü öykü dilinin olanaklarını araştırması, sınırlarını zorlaması önceki yazdıklarının sınırlarıyla yetinmeyen, öykünün dünyasına kafa yoran bir yazarla karşı karşıya getiriyor bizi. Elbette bir yazar, özellikle bir öykücü arayışını hep sürdürmeli ama kendine özgü yazı dünyasını da, dilini de kurabilmeli. Kerem Işık bunu başarıyor, oluşturduğu yazı dünyasının, öykü dilinin sınırlarını zorlayacağını, arayışını her zaman sürdüreceğini, yetinmeyeceğini söylüyor.
Iskalı Karnaval adı, kitabın içinde yer alan bir öykünün adı değil. Kitaba daha bütüncül bakılması istendiği için daha kapsayıcı bir ad olarak düşünülmüş. Her öykü, yaşamlarına müdahale eden dış etkenler yüzünden istediklerini yaşayamayan, yaşamı ıskalayan öykü kişilerini barındırıyor. Bütün öykü kişileri bir araya gelip hayat karnavalının içinde buluşuyorlar.
Kitabın ilk öyküsü “Kalbi Büyüyen Adam” kalbi giderek büyüyen yalnız bir adamın kısa öyküsüdür. Öykü kısadır ama “Kalbi Büyüyen Adam” okuyucusunun hafızasında uzun yıllar saklanacak, unutulmaz öykü kişilerinden biri olacaktır. Adamın kalbi öyle büyür ki tüm kenti tehdit edecek hale gelir. Oysaki kalbi büyüyen adamın istediği kalbi büyüdükçe sevginin de büyümesidir. Öldüğü yere heykelinin dikileceğini düşünür ama öldükten sonra hayat bildiği gibi akmaya devam eder. İkinci Öykü “Süper Kahraman Diyeti” kitabın diğer öykülerinden ayrı bir yerde duruyor. Daha gerçekçi bir bakışla, dille yazılmış. Gene de öykünün sonundaki teknoloji eleştirisi diğer öykülerle gevşek de olsa bir bağ kuruyor. O teknolojinin içinde nasıl bir süper kahramana dönüşüyoruz, evden çıkmadan telefonda ya da internette dünyayı kurtarıyoruz, vicdanımızı rahatlatıyoruz. Bir hamburgercinin önünde çocukları eğlendirmek için ayı kostümü giymiş bir öğrencidir öykü kahramanımız. Terk ettiğimiz, geleceğini çaldığımız çocukların hayalleri bile erişemez insanların hayale sığmaz gerçeklerine, yaşamdan kopuşlarına.
Kitabın üçüncü öyküsü olan “HAYDA!” abartmak gibi olmasın ama tek başına bile yazarını geleceğe taşıyabilecek bir öykü. Hayat Danışmanlığı programının kısa adıdır HAYDA. Kitabın beş öyküsünde bu tür kısaltmalar var. Bu kısaltmaların aynı zamanda mizaha yaslanan, fantastik olanla toplumsal gerçekliğin bağını kuran, yer yer yabancılaştırma etkisiyle okuyucuyu uzak açıya taşıyan yanları var. HAYDA yeni evli bir çiftin hayat danışmanından mecburen faydalanmasının öyküsüdür. Devletin görevlendirdiği danışman bir süre evli çiftle birlikte kalacak ve evli çifti istenen kalıba sokacaktır. Öykü Yeni İzmir’de geçmektedir ve yeni ülkenin geleceğini müthiş bir ironiyle önümüze sermektedir. Toplum sektörlere ayrılmıştır; bekârların, evlilerin, çocukluların, emeklilerin, yaşlıların ayrı ayrı sektörleri vardır. Her sektör kendi yaşam alanında yaşayabilmektedir. Devletin kadına bakışı da öne çıkıyor öyküde, aile içindeki sorunların kaynağı kadındır. Öyküde ise güçlü karakter kadındır ve bu dayatmayı sorgulamaya başlayacaktır. Bilimkurgunun öğelerini çok güçlü bir toplumsal eleştiriyle buluşturuyor Kerem Işık.
“Bana Veri Gerek Veri” 2043 yılına ait bir mektup. Sanal satışların, sanal âlemin topluma nasıl hükmedeceğini, yaşamımızın giderek nasıl internet üzerinden sarpa saracağını anlatan bir öykü. “Arzulanan Dünya”, bir seyahat acentesi çalışanı Haydar Lokman’ın telefondaki müşterilerine tatil planları satışının öyküsü.
“O En Güzel Klişe” Klişe Üretim Merkezi “K.Ü.M”ün öyküsü. KÜM’de projeler sorumlusu olan kahramanımız uzun süredir yeni bir klişe üretememiştir. Müdürü ona yeni bir görev verir, çok satan ünlü bir yazarın yeni kitabından yola çıkarak mutluluk üzerine klişe üretecektir. KÜM’ün durumu kritiktir, kurtulması bu projeye bağlıdır. Nasıl bir kıstırılmışlığın içinde olduğumuzun keskin bir parodisidir öykü. Bu arada neredeyse bütün öykülerde kullanılan dipnotların kurguyu boyutlandırdığını, mizahı güçlendirdiğini söylemeliyiz.
“Kılçıksız Sanat” SANKİ (Sansür Kurulu İdaresi) genel başkanlık ofisinde yazarların ürünlerini sansür kuruluna götürmelerinin, sansür kurulunda ürünlerin görüşülmesinin, yayımlanabilmesi için nasıl bir yol izleneceği konusunda talimatlar verilmesinin öyküsüdür. Sansürün bu derece keskin bir mizahla korkutucu bir yapıya bürünmesi öyküyü etkileyici kılıyor.
“Rıza’nın İmalatı” İMTK’da SAÇMA biriminin (kısaltmaların açılımını yazmıyorum bu kez, meraklananlar kitaptan bakabilirler) müdürlüğüne atanan Rıza, evde gizli çalışarak ROMAN’ını imal etmektedir. Yeni görevi sosyal ağlardaki sakıncalı paylaşımların takip edilmesidir. Distopyanın sınırlarında dolaşan, halkının bütün düşüncelerine ulaşmaya çalışan bir devlet kurumu ve bu kurumun çalışanlarının ilişkileri… Ayrıntıların kullanımıyla, diliyle, insanı tedirgin eden mizahı, okuyucusunu da dışarıda bırakmayan toplumsal eleştirisiyle etkileyici bir öykü daha.  
Kerem Işık Iskalı Karnaval’da bir öykü dışında bütün öykülerde fantastik, bilimkurgu ve distopya öğelerinden yararlanarak öykü dünyasına güç kazandırıyor. Kullandığı ironik anlatım da o öğelerle örtüşüyor. Toplumsal eleştiriyi de unutmuyor, hatta derinleştiriyor, mizaha yaslanan dil kullanımıyla, zekâ ürünü buluşlarla daha da etkili kılındığını söylemeliyiz. Gerek öykü kişilerinin düşüncelerinde, diyaloglarında, gerekse anlatıcı olarak öyküye katıldığı yerlerde, yan anlatımlarda, hatta satır aralarında, dipnotlarında bile ironinin verdiği canlılık duyumsanıyor. Her öykü kıpır kıpır. Okuyucusunu da hemen avucunun içine alıveren bir hareketlilik bu. İçten, yalın, anlaşılır olmayı seçiyor. Bugünün yaşayan dilini, teknolojinin, yabancılaşmanın, iletişimsizliğin dilini, hatta o dilin bütün pürüzlü yüzeylerini kullanmaktan kaçınmıyor.

Çağımız insanının bilgisayarın, teknolojinin karşısındaki konumu, esareti, bir yazarlık önsezisiyle Kerem Işık’ın önümüze serdiği geleceğin içinde sıkıştırıyor bizi. Belki de eğer silkelenip kendimize gelmezsek hepimizin ‘kalbi büyüyen insanlara’ dönüşeceğimiz, ‘saçma’nın içinde kısılıp kalacağımız, ‘hayda’lı günlerin çok uzak olmadığını söylüyor. 

2015 Yılında Öykü

“Öykücülerin sessiz olduğuna bakmayın, öykü kıpır kıpır bir türdür, kendi dönüşümünü, değişimini mutlaka dayatacaktır, kimi kez sesli, gümbür gümbür yapar bunu, kimi kez sessiz sedasız.”

2015 Yılında Öykü

Kadir Yüksel


Üç yıldır yayına hazırladığı öykü yıllıklarına Öykü Yağmuru adını vermişti Kemal Gündüzalp. Çok doğru bir saptamaydı, yağmur gibiydi öykünün edebiyatımıza akışı. Özellikle giderek artan öykü dergilerinin sayesinde alanını genişletti öykü. Diğer edebiyat dergileri de öyküye daha fazla yer vermeye başladı. Öykünün görünür olması, göz önünde olması yazıya yeni başlayan genç kalemlerin öyküye daha kolay yönelmelerine olanak sağlıyordu. Öykü dergilerinden bir ikisinin ne yazık ki yayın hayatını sonlandırmasına karşın yeni yayımlananlarla 2015 yılında da dergilerin öyküye katkısı sürdü.
Asıl yağmur yayımlanan öykü kitaplarındaydı. Her yıl artarak sürüyordu öykü kitaplarının sayısı. Elbette sayısal verilerden söz ediyorum, niceliksel bir bakış bu. Örneğin 2014 yılında yayımlanan ilk kitapların sayısı 209 olmuş, yeni kitaplarla birlikte sayı 326 olarak tespit edilmişti. Kemal Gündzüalp’le birlikte çok yoğun bir çabayla oluşturmuştuk listeyi. Bu yıl aynı yoğunlukla listeye eğilemediğimi söylemeliyim. Bunda öykü yıllığı yapılmayacak olmasının payı var elbette. Gene de üstünkörü bir listelemeyle geçtiğimiz yılın rakamlarına yaklaşıldığını söylemeliyim. Sayısal verilere bakıldığında öykü kitapları açısından öykü yağmurunun sürdüğünü söyleyebiliriz rahatlıkla.
      Romanla karşılaştırıldığında sayının çok düşük olduğunu söyleyebilirsiniz. Ömer Türkeş yayımlanan roman sayısını binlerle ifade ediyordu geçtiğimiz haftalardaki yazısında. Ama unutmamalı ki roman daha popüler, daha dışa dönük, çeşitliliği fazla olan bir tür. Oysa öykü daha kendine özgü, daha içe dönük, popülerliği dışlayan, dilinden biçemine daha titiz davranılmasını gerektiren bir tür.
           Elbette bu karşılaştırmaları sayısal veriler üzerinden yapıyorum. Nitelik açısından bakıldığında tartışılabilecek, tartışılması da gereken noktalar olduğu muhakkak. Bu kadar çok öykü kitabının arasında nitelik olarak yüksek olanın seçilmesi zorlaşıyor. Aslında eleştiri kurumuna çok iş düşüyor ama gene bildik sözü tekrarlamış olayım, yeterli olmadığını söylemeliyiz eleştirinin. Kitap tanıtım yazılarının artışı bir yere kadar karşılık veriyor ama yeterli değil, kaldı ki o yazıların bir kısmının tanıtım yazısı olmanın ötesine geçtiğini, değerli olduğunu düşünenlerdenim. Gene de eleştiri kurumunun ağırlığını hissettirememesi nedeniyle niteliksel ayrışmanın çerçevesi de tam çizilemiyor. Öykü yağmuru ne yazık ki öykü üzerine düşünce üreten yazıların, kitapların yağmuruna dönüşemiyor, belki de bunu hemen beklemek acelecilik olur, doğal seyri içerisinde öykünün gündemdeki çıkışı kendine özgü öykü eleştirisini de ardından getirecektir.
         Öykü eleştirisi açısından son yıllardaki çalışkanlığıyla bir ismi anmadan geçersek haksızlık etmiş oluruz; Necip Tosun. Dört yıldır arka arkaya öykü üzerine düşünen dört kitap yayınladı. Geçen yıl yayımlanan kitabı Günümüz Öyküsü, öykücülüğümüzün bugününe ilişkin önemli saptamalar içeriyor, elli öykücünün öykü dünyalarına yoğunlaşan yazılardan oluşuyor.
      Sayısal olarak öykü yağmuru sürerken ne yazık ki nitelik açısından yağmurun giderek seyrekleştiğini söylemek zorundayım. Öykücülüğümüzün özellikle doksanlardan bu yana en önemli yanı öykü anlayışlarındaki çeşitlenme, farklı gerçekliklere yönelmeydi. Önemli bir taşıyıcı güçtü oluşan toplam; öykü geleneğimize eklemlenen, onu ileri taşıyan bir toplam. Bu çeşitliliğin her geçen yıl kendini yineliyor olması önemli bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor artık. Aynılaşan öykülerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir yığılma yaşanmaya başlanıyor / başlandı. Kötü öyküler yazıldığını düşündüğüm anlaşılmasın bu söylediklerimden, aksine yıl boyunca gerek kitaplarda, gerekse dergilerde çok güzel öyküler okuyoruz, ama o kadar, ‘çok güzel öyküler’. Öyle alıp götüren, peşinden sürükleyecek, yeni öykü yazanları çarpacak, öykü düşüncemizi allak bullak edecek öyküler var mı? Tartışılmalı bu. Olmalı mı illaki? Evet, bu da tartışılmalı.
Bugünün öyküsü konuşulurken hep 50’li yılların öykücülüğüne göndermeler yapılıyor, yapılmalı da… Ama unutulmamalı, 50’li yıllar sadece öyküde değil, şiirde de, romanda da önemli dönüşümlerin yıllarıdır, üstelik kendi eleştirmenlerini, denemecilerini de var eder. Öncülleri, izini sürdükleri ise bütün bir edebiyatı etkisi altında bırakacak olan büyük bir yazardır; Sait Faik ve Alemdağ’da Var Bir Yılan. Bugünün öyküsünden bir Sait Faik beklemekten söz etmiyorum. Ama bugünün öyküsünü dönüştürecek bir yazın birlikteliğinin eksikliğini söylemek istiyorum. 50’li yılların öykücüleri karşı çıkıyorlar, reddediyorlar ve susmuyorlardı. Bakabilirsiniz yazdıklarına, dergilerinde yayınladıklarına… Bugünün öykücüsü ne yazık ki susuyor, karşı çıkmıyor, reddetmiyor, cesur olamıyor… Bence en büyük sıkıntı da öykü üzerine yeterince düşünce üretememesi… Öykü üzerine, anlatım üzerine, dil üzerine, öyküleme üzerine yeterince kafa yormaması ya da düşündüklerini yazıya aktarmaktan kaçınması. Yığılma kaçınılmazlaşıyor, çünkü yazılan öykü ‘yetiyor’… Yetmediği zaman öyküdeki bu çıkışın, yükselişin önemli bir noktaya taşındığını görebileceğiz.
Yaşanan zamanın özelliklerine uygun, günümüz insanını daha derinden kavrayan bir öykü dünyasına ihtiyaç var. Öykü tekrarlara düşerken monotonlaşıyor, sıradanlaşıyor. Bugünün okuyucusuna söyleyecek sözü azalacak, gün geçtikçe okuyucusunu elinden kaçıracak. Öykü kıpır kıpır bir türdür, kendi dönüşümünü mutlaka dayatacağına inanırım, kimi kez sesli, gümbür gümbür yapar bunu, kimi kez sessiz sedasız.
Öykücülüğümüzün köşe taşlarından olan öykücüleri yitirdik geçtiğimiz yıl. Önce bir büyük yazar göçüp gitti; Yaşar Kemal. Ardında büyük romanlar, az sayıda da olsa müthiş öyküler bırakarak. Şüphesiz, edebiyatımızı doruklara taşıyan, dilimizin en önemli yazarıydı. Öykücülüğümüze damga vurmuş Oktay Akbal, Tarık Dursun K. ve Mehmet Başaran da dilimize kazandırdıkları öykülerle, romanlarla sonsuzluğa uğurlandılar.
Yayınevlerinin öykü kitabı yayımlamaya önem verdiklerini görüyoruz. Can, Yapı Kredi, İletişim bu yıl da öykü yayıncılığında öne çıkan yayıncılardı. Alakarga Yayınları, Dedalus Yayınları, Notos Kitap, Sel Yayınları, Yitik Ülke, Hece, İz ve Şule yayınları sayılmalı. Ama bir yayınevi var ki mutlaka ayrıca söz etmeliyiz: Notabene Yayınları. Yıl içinde yayınladığı on beş öykü kitabıyla, üstelik çoğu ilk kitap, genç öykücülerin yayınevi oldu denilebilir.
Yılın öykü kitaplarına gelince:
      Kemal Bilbaşar’ın bütün öyküleri iki cilt halinde Can Yayınları tarafından yayımlandı. Irgatların Öfkesi ve Cevizli Bahçe adlı ciltlerde, gerçekçi öykücülüğümüzün güçlü imzasının, kaç zamandır bulunamayan, unutulmuş öykülerine bir arada ulaşılabilir artık.
       Fakir Baykurt’un öykü kitapları Literatür Yayınları tarafından özenli tasarımlarla tek tek yeniden basılıyor. Bir de ölmeden önce hazırladığı ama yayınlayamadığı bir öykü kitabı yer alıyor seride; Sabır Dağı. Unutulup gitmiş bir kitabı daha raflarda yerini alıyor: Bizim İnce Kızlar.
         Mustafa Kutlu iki uzun hikâye yayınlayarak çalışkanlığını sürdürdü. Trende Bir Keman ve Hesap Günü adlı iki kitabı Dergâh Yayınları arasında yayımlandı.
            Nedim Gürsel’in Tehlikeli Sevişmeler adlı kitabı Doğan Kitap arasında yayımlandı.  
           Erendiz Atasü son dönem öykülerini Kızıl Kale adlı kitabında topladı. Can Yayınları arasında yayımlanan kitapta yazar kendi öykücülüğü içinde farklı bir biçimi deniyor, gerçek ile fantastik olanı harmanlıyor, masallardan yararlanıyor, elbette bugünü sorgulamaktan uzaklaşmadan.
       Cemil Kavukçu’nun  O Vakıt Son Mimoza adını verdiği kitabı Can Yayınları arasında yayımlandı. Öykü dünyasını kurduğu mekânlara yeniden yöneliyor Cemil Kavukçu, bu kez hüznün daha öne çıktığını görüyoruz. Yaşamın ağırlığı, ilerleyen yaşlar, sığınılacak alanlar, bağımlılıklar, kaçışlar, dostluklar… Onun mekânlarını, dilini özleyenler için…
        Behçet Çelik yeni öykülerini Kaldığımız Yer adlı kitabında bir araya getirdi. Kitap Can Yayınları arasında yayımlandı. Günlük hayatımızdaki yorgunlukların, yılgınlıkların, zedelenmiş ilişkilerin içinde incelikli insan hallerini öyküleştirmeye devam ediyor.
 Ethem Baran İletişim Yayınları arasında yayımlanan Zira adlı kitabıyla kendine özgü taşrasını anlatmaya devam ediyor. Atmosfer tanıdık olsa da bu kez daha önceki anlatımlarından farklı biçemlere, kurgulara yöneliyor.
 Sezer Ateş Ayvaz Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak adını verdiği, Aylak Adam Yayınları arasında çıkan kitabında farklı kurgularla, eksiltmeli anlatımlarla, incelikli bir dille oluşturuyor öykülerini. Çatışmalar, kırılgan ilişkiler, boyun eğişler, yabancılaşma, toplumsal mücadele yer alıyor öykülerde.
 İnan Çetin’in Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanan Kureyş’in Kurtları bu yılın önemli kitaplarından biriydi. Düşle gerçek, insanla doğa arasında gidip gelen, efsanelerle, mucizelerle örülmüş, hüzünlü kalplere seslenen altı öykü yer alıyor kitapta.
 Onur Caymaz’ın Herkes Yalnız adlı öykü kitabı Kırmızı Kedi Yayınları arasında yerini almıştı yıl içinde. Usta işi öykülerin yer aldığı kitap, toplumsal yanı ağır basan, ama bireylerin dünyasını da ihmal etmeyen, gezi direnişinden çöp evlere kadar pek çok fotoğrafı taşıyor sayfalarına.
 Karin Karakaşlı Can Yayınları arasında yayımlanan Yetersiz Bakiye adlı kitabında on yıllık bir sürede yazdığı öyküleri bir araya getiriyor. Cinayetler, ruhsuzlaştırılan kentler, yıpranan toplumsal değerler, çırpınışlar, mücadeleler, acılar, sıkışmışlıklar… günlük yaşamımızdan bakiyemiz.
 Ahmet Büke’nin İnsan Kendine de İyi Gelir adlı öyküler toplamı kuşkusuz bu yılın en güzel öykü kitaplarından biriydi. ON8Blog’daki “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” adı altında bir yıl boyunca yazmayı sürdürdüğü öykülerin bir araya gelmesinden oluşuyor kitap. Öyküler birbiriyle bağlantılı, birlikte okunduğunda bir mahalleyi, bir semti, insanlarını, ilişkilerini, acılarını, sevinçlerini, eğlencelerini, ağlamalarını, gülmelerini okuyorsunuz. Bütünündeki kurgu yanında, kendine bağlayan dilini de unutmamalı…
 Hakan Bıçakcı Hikâyede Büyük Boşluklar Var adını verdiği, İletişim Yayınları arasında yayınlanan kitabında daha çok şehir yaşamının insanlar üzerinde yarattığı boşluğa yöneliyor. Kısa ama etkileyici öykülerle gündelik yaşamın içinde kaybolup giden insanları ele alıyor.
 Murat Özyaşar’ın Doğan Kitap tarafından yayımlanan Sarı Kahkaha adlı öyküler toplamı yılın etkileyici kitaplarından biriydi. Gerek dili anlatımı, gerek kurgusu atmosferiyle günümüz öykücülüğünde farklı bir çizgiyi sürdürüyor yazar.
 Neslihan Önderoğlu’nun üçüncü öykü kitabı Filler ve Balıklar Notos Kitap tarafından yayımlandı. 2015’in güzel öyküleri bir araya getiren kitaplarından biriydi. Kendine özgü öykü dünyasını derinleştirdiğini, sağlamlaştırdığını söylemeliyiz yazarın. Yaşamın kıyısındaki insanların savrulmaları, sevgileri, acıları, yalın, sahici bir dille, ustalıkla anlatılıyor.
Yalçın Tosun Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlanan Bir Nedene Sunuldum adlı kitabında sarsıcı öyküler yer alıyor. Diliyle anlatımıyla öykücülüğümüzde kendine önemli bir yer açıyor. Öykülerdeki – “Kiraz’ın Kokusu”, “Fesleğenler” ve diğerleri - karakterler uzun süre akıllarda kalacak güçte. Karakterlerin öyküye yakışır kalıcılıkta, etkileyici çizilmesi ne zamandır öyküde göz ardı ediliyordu.
Kerem Işık Iskalı Karnaval adlı kitabıyla bugün yazılan öykünün dışında, cesaretle konumlanıyor. Arayışını farklı bir kurgunun, alışılmadık bir dilin içinde sürdürüyor. Günümüz dünyasına, ülkemizin yaşanan sorunlarına dair toplumsal eleştirilerini de yerleştiriyor öykülerine. Kitap Yapı Kredi Yayınları arasında yayımlandı.
Mehmet Erte Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan Arzuda Bir Sapma adlı yeni öykü kitabında da sürdürüyor alışılmadık, çarpıcı öykü dünyasını. Zor okunan, dil yoğun öyküleri ayrıksılığını koruyor. Çok kendine özgü bir okuyucuyu çağırıyor. Farklı bir çizginin öyküleri bugünün öykücülüğünün kıyısında kendine önemli bir yer açıyor.
Şenay Eroğlu Aksoy’un Gece Çığırtkanları geçen yılın mutlaka kaçırılmaması gerekenleri arasında. Düşle gerçek arasında gidip gelen, zaman ve mekân üstü kurgulanmış ama bugünün acılarına, yokluklarına, yoksunluklarına, yaşadığımız çağın ağır yüküne sözü olan öyküler. Yoğun, şiirsel anlatımı, titiz dil işçiliği, sarsıcı imgeleri öyküleri günümüz öyküsünde önemli bir yerde konumlandırıyor.
B. Nihan Eren Kör Pencerede Uyuyan adlı kitabında artık kendi dilini kurmuş usta bir öykücü olarak okuyucunun karşısındadır. Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan kitap kurgusundaki, dilindeki özenle, ironisiyle öne çıkıyor. Farkına varmadan geçip giden zamanın içinde kent yaşamı, kaygılar, acılar, sevdalar, evler, doğa… yaşamak için direnen insanlar…
Türker Ayyıldız’ın Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan Şikeste adlı öyküler toplamı da yılın mutlaka anılması gereken iyi kitaplarından biriydi. Coşkulu anlatımı, ayrıntı zenginliği, görselliği de kullanan dili, diyalogları öyküleri etkileyici kılıyor. Toplumun kıyısında kırgın, yoksun ama dayanıklı, bıçkın insanlar.
Bir de Doğan Kitap arasında yayımlanan Güçoburlar adlı ortak kitaptan söz etmek isterim. Aslı Tohumcu ve Kutlukhan Kutlu tarafından hazırlanan kitap biçemleri birbirinden farklı 15 yazarın 15 öyküsüyle diktatörlüğün, despotluğun, tahakküm arzusunun farklı çehrelerinde yolculuğa çağırıyor okuyucusunu.   
Yılın öne çıkan diğer öykü kitaplarını listeleyelim. Hepsine yer vermek mümkün olabilseydi keşke.
Deniz Tarsus – İt Gözü – Can yayınları
Muzaffer Kale – Güneş Sepeti – Can Yayınları
Fergun Özelli – Sarhoş Kapı – Can Yayınları
Fatih Özgüven – Küçük Burun – Metis Yayınları
Berat Alanyalı – Keşiş Örümceği – Bilgi yayınları
Faruk Ulay – Ağ – Notos Kitap
Ömür İklim Demir – Muhtelif Evhamlar Kitabı – Yapı Kredi Yayınları
Kadire Bozkurt – Küçük Dertler – Alakarga Yayınları
Nilüfer Altunkaya – Sevgili Yalnızlık – Alakarga Yayınları
Onur Çalı – Huma Kuşları – Alakarga Yayınları
Alper Beşe – Gecikmeli – Alakarga Yayınları
Billur Şentürk – Mirnanın Elleri – Alakarga Yayınları
İ. Uygar Eskiciyan – Metropol Ninnisi – Alakarga Yayınları
Melisa Kesmez – Bazen Bahar – Sel Yayınları
Özgür Çakır – Yükşehir – Sel Yayınları
Deniz Arslan – Rehavet Havası – İletişim Yayınları
Murat Başekim – Demir Dövme Öyküleri - İletişim Yayınları
Feride Çetin – Duyulur Dünyanın Şarkısı – İletişim Yayınları
Batıkan Köse – Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler – İletişim Yayınları
Gökçe Bezirgan – Kulağakaçan – İletişim Yayınları
Sibel Öz – Yokuş Yukarı İstanbul – Notabene Yay.
Tuğba Gürbüz – Lodos Çarpması – Notabene Yay.
Sevtap Ayyıldız – Belleğin Bahar Temizliği – Notabene Yay.
Tunç Kurt – Bay Prada Nasıl Öldürüldü? – Notabene Yay.
Özlem Kiper – Acır mı Mösyö Messıer – Notabene Yay.
Fulya Bayraktar – Yuh – Notabene Yay.
Ayşe Akaltun – Hüzünlü Kadınları Seviniz – Notabene Yay.
Ayşegül Kocabıçak – Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları – Notabene Yay.
Murat Saat – Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım mısın? – Dedalus
Aykut Ertuğrul – İki Dünyanın Ustası – Dedalus
Arda Erel – İp Cambazı Değil Silahşör – Dedalus
Suzan Bilgen Özgün – Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız - Dedalus
Ertuğrul Emin Akgün – Hepimizden Korkuyorum – Dedalus
Banu Özyürek – Bir Günü Bitirme Sanatı – Raskol’un Baltası
Ozan Çınar – Yol Hiç Bitmeyecekmiş Gibi – Raskol’un Baltası
Hande Ortaç -  Üç İki Bir Kayıt – Ayizi Kitap
Ebru Askan – Beni Kim Sevsin – Ayizi Kitap
Arzu Uçar – Dış Kapının Mandalı – Varlık Yay.
Murat Taş – Hikâye Tamircisi – Palto Yay.
Elif Yonat Toğay – Herkes Gibi Herkes Kadar – Bence Kitap
Diydem Deniz Koç – Hayat Irmağının Kıyısında – Bence Kitap
Handan Acar Yıldız – İnatçı Leke – Hece Yay.
Mert Balaban – İşyerlerine Akşam Vakti Çöken Hüzün – Aylak Adam Yay.
Emine Batar – Düğün daveti – Şule Yayınları
Fatma Akdağ – Uslu Yara – Şule Yayınları

25 Eylül 2014 Perşembe

Karla Karışık Öykü Yağışı - Kış Öyküleri


Karla Karışık Öykü Yağışı

             Uzun kış gecelerinde sıcak bir odada koltuğuma oturup kitap okumanın dinlendiriciliğini hiçbir şeye değişmem kendimi bildim bileli. Yanında sıcak bir çay. Kışın sert bir mevsim olması, yoklukların, yoksunlukların kışın soğuk günlerinde daha bir görünür olması çokça yansımıştır edebiyata. Karla kaplanmış doğanın karşısında sözcüklerin büyüsünü öne sürer edebiyat. Sadece yazılı değil, sözlü gelenekte de masal deyince önce kış geceleri gelmez mi aklımıza? Elbette, bir karşılaştırma yapmadım, sayısal veriler de yok elimde, ama edebiyatta kış daha baskın gibi gelir bana. Büyük romanları, klasikleri gözden geçirin, karla kaplı olanlar ya da kış aylarının yağmurlu puslu havasını taşıyanlar daha bir öne çıkar gibidir. Ya da etkisi daha derindir mi demeli? Kışın sertliği, insanları zorlayan koşulları daha mı yakındır trajik olana? Yokluğun, yoksulluğun konu edildiği yapıtlar kış şartlarıyla sınarlar kahramanlarını. İnsanın doğa karşısındaki savaşımı çoğunlukla kış imgesiyle karşılanmış, sayısız yapıtta yerini almıştır.
            Öykücülüğümüzde de kışın yeri ayrı. Sabahattin Ali’den Orhan Kemal’e, Sait Faik’ten Selçuk Baran’a kadar etkileyici kış öyküleri gelip geçer önünüzden. Neslihan Önderoğlu Karla Karışık adını verdiği “Kış Öyküleri Seçkisi”nde günümüz öykücülerinin kış öykülerini derlemiş. Kitaptaki öykülerin çoğunluğu bu seçki için yazılmış öyküler. Sezer Ateş Ayvaz, Nalan Barbarosoğlu, Kenan Biberci, Ahmet Büke, Onur Çalı, Berna Durmaz, Ferat Emen, Dilek Emir, Sine Ergün, Hande Gündüz, Kerem Işık, Hakkı İnanç, İrem Karabaş, Neslihan Önderoğlu, Mehmet Fırat Pürselim, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Fuat Sevimay, Feryal Tilmaç, Bahri Vardarlılar seçki için yazan öykücüler. On iki yazarın kış öyküsü ise kitaplarından seçilmiş: Berat Alanyalı, Pelin Buzluk, Behçet Çelik, Faruk Duman, Yavuz Ekinci, Şenay Eroğlu Aksoy, Müge İplikçi, Cemil Kavukçu, Murat Özyaşar, Yalçın Tosun, Fadime Uslu, Murat Yalçın. Öyküler, öykücülerin soyadına göre alfabetik sıralamaya göre dizilmiş.
            Doksanlı yıllardan gelen usta öykücülerle bugünün genç öykücülerini buluşturuyor seçki. Kışın öykücülerde yarattığı duygu, kış imgesinin öykülerine yansımaları böyle bir seçkinin içinde bir araya gelince keyifle okunan bir kitap ortaya çıkıyor. Öykülerin, böylesi seçkilerde bazen görülen olmamışlık duygusundan uzak olduğunu, hepsinin belli bir çıtanın üzerinde olduğunu söylemek isterim öncelikle. Seçki için yazılan bütün öyküler, kitaplardan seçilen öykülerle bir araya geldiğinde seçkinin düzeyini yükseltiyorlar. Başka öyküler de seçilebilirdi elbette, ama eninde sonunda öznel bir çalışmadır seçki yapmak. Karla Karışık’ta da Neslihan Önderoğlu’nun özenli bir çalışma ortaya çıkardığını, seçkinin, öykülerin kalıcılığını gözettiğini, düzeyini koruduğunu düşünüyorum.
             Berat Alanyalı’nın Ömrün Yazı kitabından alınan “Lekenler, Patenler” isimli güzel öyküsüyle açılıyor seçki. Ömrün Yazı diliyle, öyküleriyle etkileyici bir kitaptı. “Lekenler, Patenler” öyküsünün kahramanı, kışın yolları kapanan bir mezrada öğretmenlik yapan, idealleri olan babasını kız kardeşinin ölümünden sorumlu tutar, hiç bağışlamaz. Öykünün sert yüzü kışın sert yüzüyle örtüşür.
            Sezer Ateş Ayvaz’ın öyküsü “Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak”, annesi ve babası evde olmayan üç kardeşin, kar altında pencereye konan güvercini yakalayıp eve almalarının öyküsüdür. Ardından gelen Nalan Barbarosoğlu’nun “Bembeyaz Bir Sessizlik” adlı öyküsüyse hayli tedirgin edici bir öykü. Şehrin üstünü örten gerginlik, kışın tipili ayazıyla bütünleşip okuyucusuna yansıyor.
            Ahmet Büke’nin “Kışt Kış!” adlı öyküsü kışla yoksulluğu, yoksunluğu buluşturuyor. Çocuk yaşta çalışmak zorunda olan öykü kahramanının burnundan su alan ayakkabısı… “Bu kış çok soğuk olmasın” diye dua etmesi… Pamuk helva tadında, kırmızı tadında geçip giden zaman… Behçet Çelik’in “Kar Karanlığı” öyküsü Düğün Birahanesi adlı kitabından alınmış. Kar altında, soğukta adres soran öykü kahramanı, çalıştığı ajansa borcu olan bir müşteriyi aramaktadır, borcunu alabilirse eksik kalan maaşını da alabilecektir. Behçet Çelik’in kendine özgü o dingin anlatımıyla, sözcüklerin insanın içine işleyen dokunuşlarıyla, şehrin arka taraflarında, bir başka köşesinde, karın güzelliğini bile çirkinleştiren bir caddede dolaşıyoruz.
            Faruk Duman’ın “Eriyen Gelin” öyküsü Baykuş Virane Sever adlı kitabından alınmış. Eve bir gelinle dönecek olan ağabeyin beklenişi, hasta anne ve babasıyla birlikte karda kışta odun toplayan öykü kahramanı. Faruk Duman’ın benzersiz anlatımının, öykünün alanını dille büyütmesinin yetkin örneklerinden biri aynı zamanda bu öykü. Berna Durmaz’ın “Yumuk” adlı öyküsü dilindeki masalsı havayla, kara kışta sobanın üstüne kestaneleri dizerken okunacak türden. Hele son cümlesi okuyucuyu olduğu yere mıhlayıveriyor. Dilek Emir kitabındaki öykülerde olduğu gibi vurucu, hemen içine çeken bir cümleyle açıyor “Seçme Dansı” adlı öyküsünü. İleriye, geriye sarışlarıyla kurguyu da önceleyen bir kardan adam öyküsü. Hande Gündüz’ün yaşamın içinden ayrıntılarla örülü, atmosferini hemen kuruveren öykülerinden bir yenisi “Kış Kapısı”.
            Ne yalan söylemeli, seçkinin en sevdiğim öyküsü Kerem Işık’ın “Meşe Ağacı” adlı öyküsü oldu. Toplum Böceği adlı kitabındaki öykülerinde de (özellikle “Bir Ergenlik Dönemi Tragedyası”) keyifle okunan alaysamalı öykü dilini seçkideki öyküsünde de bütün inceliğiyle sürdürüyor. Bu dil okuyucuya ‘uzak açı’ da sağlıyor, ‘epik’ bir yanı var bana kalırsa.
            Hakkı İnanç, çarpıcı sonuyla okuyucusunu sarsan “Ayıyı Öldürmek” adlı öyküsüyle yer alıyor seçkide. İrem Karabaş “Karakışta Ev Yapımı Erik Reçeli” adlı öyküsünde ölümü tenhada karşılamak isteyen yaşlı köpeğinin bu isteğini anlayamayan öykü kahramanının yatalak annesine bakıcı bulamamasını ve sürpriz bir sona doğru sürüklenmesini anlatıyor. İrem Karabaş’ın anlatımı içten, özenli. Okuyucusunu irkilteceği bölümlerde de yalınlığını koruyor olması, öykünün etkisini arttırıyor.
            Mehmet Fırat Pürselim’in “Dört Mevsim” adlı öyküsünde bölgelerin iklim özellikleriyle, mevsimler arasında, geriye dönüşlerle eski bir aşkın izini sürüyor öykü kahramanımız. Hastanede yeni doğmuş kızını kucağına aldığında çalıveriyor telefonu. Mehmet Zaman Saçlıoğlu, edebiyatımızın büyük ustalarının dizelerini, öykülerini, sözcüklerini yanına alıp dolaşmaya çıkıyor. Tren yollarını, tren garlarını arıyor… Betonlaşan, giderek görmemişliğin boyunduruğu altında ezilen kentin soluğunu arıyor. Kışın güzelliği kalmıyor artık kentlerde, kış bir karabasan olup çöküyor, kentin bozulmuşluğu bütün mevsimleri örtüyor.
            Fuat Sevimay, Meserret Hanım’ın yalnızlığına götürüyor okuyucusunu “Yalnız” adlı öyküsüyle. Torunuyla konuşur Meserret Hanım, orada olmayan torunuyla, yorulur sonra, biraz dinlendirmek için kapayıverir gözlerini. Feryal Tilmaç “Lubya’nın Maskeleri”nde okulun büyük kapısının yanındaki tezgâhında kitap kiralayan, yanında duran büyük karton kutusunda maskeler satan Lubya’yı anlatır öykü kahramanının gözüyle. Şişman bir kızdır öykünün kahramanı, çevresindeki herkes ondan zayıftır, bir tek Lubya’nın yanında kendini zayıf hisseder.
            Karla Karışık genç kuşağın, bir önceki kuşağın ustalarıyla buluşarak kış imgesini öyküye dönüştürmeleriyle okuyucusuna keyifli bir öykü şenliği sunuyor. Kalıcı olacak, saklanacak, aranacak bir seçkiye dönüşüyor.

Seçkiyi hazırlayan Neslihan Önderoğlu’nun önsözdeki son cümlesi hep aklımda kalacak: “Karla karışık bir öykü yağışında keyifli okumalar…”

Sahaftan 9 - Oyun Yazarı - Özdemir Nutku



Oyun Yazarı

            Tiyatromuzda yazar sorunu hep gündemde olmuştur. Özellikle ulusal tiyatromuzun nasıl şekilleneceği konusundaki tartışmalar eninde sonunda yazar sorununa dayanmıştır. Bugün başka açılardan da gündeme getirilerek tartışılır durur bu sorun. Özdemir Nutku tiyatromuzdaki yazar sorununa dramatik yazın kuramı olarak ilk yaklaşan tiyatro adamıdır diyebiliriz. Daha öncesinde bu konuda görüşlerini ortaya koyan tiyatro yazarları var elbette, ama akademik bir yaklaşımla olduğu kadar tiyatronun diğer etmenlerini de göz önüne alarak tiyatro ve yazar kavramına açılımlar getirmesiyle ve bunları birer yapıtla ortaya koymasıyla ilktir. Tiyatroda yazarın, oyun yazarının sürekli gündemde olduğu, ulusal tiyatro anlayışının nasıl olması gerektiğinin kıyasıya tartışıldığı altmışlı yılların dinamik tiyatro ortamında iki yapıtla bu tartışmalara yani açılımlar kazandırır Özdemir Nutku. Bunlar sadece deneme kitapları da değildir, akademik birer çalışmadır. “Tiyatro ve Yazar” adlı kitabı 1960’da, “Oyun Yazarı” adlı kitabı 1965’te yayımlanır. Ne yazık ki bugün ancak sahaflardan edinilebilecek yapıtlar bunlar. Özdemir Nutku hocamız bu yapıtlarını yeniden gözden geçirip bugünün anlayışıyla yeni basımlarına hazırlasa…
            “Oyun Yazarı” tiyatromuzdaki yazar sorununa değinilen giriş bölümüyle açılıyor. Öncelikle oyun yazarının görevci olması gerektiğini söylüyor. Geniş kitlelere sunulan, halkla iç içe olan bir sanat dalı olarak tiyatro sanatının anlamının soyut sanatla, sanat sanat içindir anlayışıyla ortaya çıkamayacağını savunuyor. Yirminci yüzyılda oyun yazarının her zamankinden daha çok yükümlü olduğunu, çağının sorunlarına eğilecek bilince sahip olması, çevresinin ihtiyaçlarına, yaşamına eğilmesi, insanlara karşı sorumluluğunu hiç unutmaması gerektiğini söylerken bugünün yazarına da, yani yirmi birinci yüzyılın yazarına da seslenmiyor mu?
            Kitabın ilk bölümünün adı “Olmak ya da Olmamak”. Bu bölümde önce köke inmenin, köksüz bir yaratının cılız kalacağının altını çiziyor. Tanzimattan sonra tiyatromuzun kökünü çürüterek başka bir kökün üzerinde yeşermeye çalışmasından söz ediyor. Tiyatromuzun kökü olarak görebileceğimiz seyirlik sanatlarımızın kendine özgü yapısını, modern tiyatro yazını için kullanabileceğimiz özelliklerini sıralıyor ve bunlardan yararlanarak kendi tiyatromuzu kurabileceğimizi savunuyor. Bölümün diğer başlıkları “iç yasaklama”, “çağının aynası olmak”, “rastlantı olmamak”, “dramatik duyarlılık” adlarını taşıyor. Toplumcu yanı ağır basan bir düşünceyi öne çıkarıyor Özdemir Nutku.
            İkinci bölüm “Malzeme Seçimi” adını taşıyor. Çoğu kez sıkıntısı çekilen şeydir, yazılacak malzemenin seçimi. Neyin daha etkili olacağını düşünür dururuz. Özellikle dramatik yazının çatışmalar yaratma sanatı olduğunu unutmamamız gerekiyor. Malzemenin seçimi ortaya çıkarılacak çatışmalar için yazarın başlangıç noktasını oluşturacaktır. Üçüncü bölüm “Kişileştirme Düzeni”nde özellikle karakter ve tip ayrımına değiniliyor. Karakter yaratmanın ince noktalarına dikkat çekiliyor. Dördüncü bölümde “Konuşturma Örgütü” ele alınıyor. Özellikle bu bölüm oyun dilinin nasıl olması gerektiğine ilişkin mutlaka okunup üzerine düşünülmesi gereken bir bölüm. Konuşturma, tiyatro yazarı için yazdığının ete kemiğe bürünmesini sağlayan en önemli özelliktir kuşkusuz. Oyun yazarının asıl hüneri burada kendini gösterecektir. Kitabın en çok önemsenmesi gereken bölümü ise bana göre “Estetik Denge” adını taşıyan beşinci bölüm. Estetik denge tema-karakter-durum üçlüsünün iyi bir ölçüyle, oyunun amacına, sözüne de uygun olarak dengelenmesi ve bu yolla sağlanan bütünsellik anlamını taşıyor. Bu estetik dengeyi çoğu zaman önemsiz görmemiz yazdığımız oyunların güdük kalmasına neden oluyor. İyi bir oyunun bütünlük taşıması, öğelerinin dengelenmiş, kaynaştırılmış olması gerekir. Bu bölümde özellikle ele alınan çatışma türleri yazım örneklerinden de hareket ettiği için oldukça öğretici.
            Kitap “Temrinler” bölümüyle bitiyor. Bu bölümde oyun yorumlarına, incelemelerine örnek olacak beş ayrı çalışma veriliyor.
            “Oyun Yazarı” adlı kitabının bir özetine ve temrinler bölümüne daha sonraları “Dram Sanatı” adlı kitabında yer veriyor Özdemir Nutku. Gene de “Oyun Yazarı”nın yeri ayrı duruyor. Tek başına da değil bence “Tiyatro ve Yazar” adlı kitabıyla birlikte. Özellikle söyleyecek sözü olan ve çağının sorunlarına sırt çevirmeyen yazar adayları için kışkırtıcı bir kitap, yayımlanmasından bu yana elli yıl geçmiş olmasına rağmen.

Sahneye Bakmak- Tiyatronun Temel Kavramlarına Bakış



Tiyatronun Temel Kavramlarına Bakış

Müsahipzade Celal oyunlarına duyduğum ilgi nedeniyle daha yayımlandığı ilk günlerde edinip okuduğum “Müsahipzade Celal Tiyatrosu’nda Osmanlı Tavrı” adlı kitap farklı konularda da tiyatro kavramları üstüne düşünmemi sağlamıştı. Oyun dili, tiyatroda dil-tavır özellikleri… Murat Tuncay hocamızın oldukça oylumlu, alanında aşılması çok güç bu yapıtını daha sonraları bölümler halinde defalarca okuyup altını çizdiğim, notlar aldığım çok olmuştur. İzlediğim yayınlarda Murat Tuncay imzasını gördüğüm her yazıyı atlamadan okumaya çalışıyorum o günden beri. Bir kaç yıllık aranın ardından geçen yıl “Sahneye Bakmak I – Tiyatronun Temel Kavramlarına Bakış” kitabıyla çıkageldi. Kitabın ikinci cildi için de fazla bekletmedi, bu yıl içinde “Sahneye Bakmak II” yayımlandı, aynı alt başlıkla.
            Tiyatronun kendine özgü pek çok kavramını kullanırız tiyatrodan konuşurken ama bu kavramlar üzerine derinlemesine düşünmeyiz. Örneğin “dramatik” sözcüğü hep dilimizdedir de, “dramatik nedir?” diye sorduklarında ne diyeceğimizi bilemez, çağrışımlarıyla bir şeyler söylemekten öteye gidemeyiz. Ya da tiyatroda dil sorunu üzerine enine boyuna düşünmemişizdir hiç. Sanatta kalıplaşma üstüne düşünmek ne kadar da gerekli oysa bugünün sanat ortamında. Hele hele sahne sanatlarında alkışın işlevini, alkışlanmak kadar alkışlamanın da gereksinim olduğunu düşündük mü şimdiye dek? Bugüne kadar çok üstünde durmadığımız bu ve buna benzer türde tiyatro kavramları üstüne doyurucu yazılardan oluşuyor Sahneye Bakmak I adlı kitap. Murat Tuncay hocamızın otuz yıllık deneyiminden, birikiminden süzülüp gelen düşünsel, sorgulayıcı yazılar.   
            Sahneye Bakmak I “Dramatik Nedir?” sorusuyla başlıyor. Yaklaşık yüz sayfalık bu yazıda önce dramatik kavramının günlük yaşamımızdaki yerini ve etimolojisini okuyoruz. Ardından çağlar boyunca dramatik kavramının gelişimini, tiyatro anlayışları içinde dramatik kavramının aldığı biçimleri ve dramatik olanın niteliklerini anlatıyor. Dramatik kavramı bütün boyutlarıyla çıkıyor karşımıza. Kitabın önemsenmesi gereken yazılarından biri de “Tiyatronun Dili” adlı yazı. Murat Tuncay’ın tiyatroda dil sorunu üzerine daha doyurucu incelemesi ise Müsahipzade Celal üzerine yaptığı çalışmada yer alıyor. Keşke o bölümün bütünü alınsaydı bu kitaba. “Tiyatronun Ahlaksızlığı”, “Sahne Sanatlarında Alkış ve İşlevi”, “Sanatta Kalıplaşma Eğilimi ve Tiyatrodaki Boyutları” adlı yazılar da mutlaka okunmalı.
            Sahneye bakmak farkına varmaktır. Seyirci için değil sadece, biz tiyatronun içinde kendini var etmeye çalışan insanlar için de böyledir bu. Sahne, seyirci için bir seyir yeri, estetik haz alma merkezi, düşünme, duygulanma, paylaşma, değişme sürecini oluşturan alandır. Ama tiyatronun içinde, tiyatroyla birlikte var olabilen insanlar için dünyanın en kutsal yeridir kuşkusuz. İtalyan sahneden, ortada sahneye kadar, seyirlik oyunların, sokak oyunlarının oyun alanına kadar sahne olabilen bütün alanlar aynı kutsallığı taşırlar. Bu kutsal mabedimize tekrar tekrar bakmak, her seferinde o kutsal dünyanın bambaşka olanaklarla bizi sahnenin içine çektiğini görmek, yaşam gerçeğiyle sahne gerçeğini bütünleyen yapının farkına varmak, sahneye özgü kavramları derinlemesine düşünmek zorundayız.


            Sahneye Bakmak II Murat Tuncay’ın Türk tiyatrosu üzerine yazılarından oluşuyor. “Modern Türk Tiyatrosunun İlk Sıkıntılarına Toplu Bakış” adlı ilk yazı Tanzimat döneminde neredeyse yoktan var edilen modern tiyatronun nasıl zorluklarla baş etmek zorunda kaldığını ele alıyor. Geleneksel tiyatromuzla bağının kopmasına toplumsal temeli olan bir bakış açısıyla yaklaştığını görüyoruz. Geleneksel gündelik yaşam kültürümüzün, Tanzimat ve batılılaşma anlayışıyla uğradığı değişimin, yaşanan çelişkilerin, kopuşların tiyatroya etkilerine değiniliyor. O sancılı dönemin tiyatromuzda yarattığı sıkıntılar, tiyatro ortamımız, oyuncularımız, tiyatro repertuarımız ve yeni yeni oluşmaya başlayan seyircimiz açısından yeniden değerlendiriliyor. Böylesi bir toplu bakış, o dönemin tiyatrosunu toplum hayatında yaşanan değişimlerle birlikte ele aldığı için bütünü daha iyi görebilmemize yardımcı oluyor.
            “Kadının Sahne Özgürlüğü” kadınların sahneye çıkmak için ne büyük zorluklarla boğuştuğunu sadece bizim tiyatromuzdan değil dünya tiyatrosundan da örneklerle anlatıyor.
            Tiyatromuz, başlangıcından bugüne desek yeridir, bir biçem arayışının içindedir. Kendi insanlarını, kendine özgü biçimlerle, farklı anlayışları sahnede eritebilecek düşünsel temellerle seyircisine aktarabilecek arayışlar tiyatromuzun temel sorunlarından biri oldu. Bunun ne kadarını başardığı elbette tartışmalıdır. Murat Tuncay tiyatro bilimsel yaklaşımla köy seyirlik oyunlarımızdan, töre komedyalarımızın günümüze nasıl taşınacağına, Müsahipzade Celal tiyatrosunun özelliklerinin yeniden değerlendirilmesine kadar birçok konuda yeniden düşünmemiz için yazılarıyla kapı aralıyor.
            İkinci kitabın ilgi çekici yazılardan biri de “Türk Tiyatrosunda Sahne Arkası Etiğinin Gelişmesi ve Muhsin Ertuğrul” adlı yazı. Bu konuda çok fazla düşünüldüğüne rastlamadım. Gerçekten sahneye bakmak biraz da bu olsa gerek. Sahnenin arka alanına da bakmalıyız. Tiyatrocuların kutsal mekânı sahne, sadece seyirci tarafındaki yüzüyle var olmuyor, arka tarafındaki kulisleri, antreleri de kutsal mekânın içine dâhildir. Hatta sahne üstünü var edendir sahne arkası. Hepimiz biliriz ki sahne disiplini başka bir şeydir. Hep sözünü ederiz ama nedir bu sahne disiplini dendi mi, kalakalırız. Tiyatronun usta çırak ilişkisi içinde öğrenilecek en önemli özelliği bu sahne etiği olsa gerek. Sahne üzerinde dünyanın en iyi oyuncusu olabilirsiniz ama kulisiniz kötüyse, sahne disiplini edinmemişseniz tiyatroya kötülük ediyorsunuz demektir. Tiyatromuzun ilk yıllarında yaşanan sıkıntılardan biri de sahne etiğinin eksik olması. Sahne etiğini yerleştiren, sahne üzerine gerekli saygınlığını kazandıran, tiyatromuza sahne disiplini veren büyük usta elbette ki Muhsin Ertuğrul’dur. Onun yazdıklarından, yaşamından ve ustaların anılarından hareketle sahne etiği üzerine önemli bir yazı.
            Anadolu’ya tiyatro götürme girişimlerinin yüzüncü yılına ilişkin bir yazıyla ve tiyatro enstitüsünün kuruluşuna ait kırk bir yıllık iki belgenin aktarılmasıyla bitiyor kitap.

Murat Tuncay kıvrak anlatımıyla, yılların hocalık deneyimiyle ve birikimiyle zevkle okutuyor yazılarını.

16 Eylül 2014 Salı

Bir Tersine Yürüyüş - 12 Eylül Öyküleri



Bir Tersine Yürüyüşün Öyküleri


Seksenli yıllar çok sert bir kırılmayla başladı: 12 Eylül. Bu kırılmanın açtığı yaralar, onarılması bir yana, giderek derinleşti, kangren olma yoluna girdi. Bugün yaşanan toplumsal sağlıksızlığın sorumlusu 12 Eylül darbesidir. Yoksullaşma, gelir dağılımındaki uçurum… Gerileyen işçi, memur hakları… Yitirilen örgütlenme hakları… İnsanların bireysel tepkisizliğinin suça yansımaları… Aydınlanma, bilim düşmanlığı… Giderek artan ve bugünlere ulaşan gericilik… Dağ gibi büyüyen dış borçlar ve bu borçların doğal sonucu olan dayatmalar… İslam devleti alıştırmaları… Kültürsüzleştirme… Kültür emperyalizminin bizi kendi değerlerimizden, kültürümüzden kopartışı… Dilimizin, Türkçemizin giderek kirlenmesi, yamalı bohçaya döndürülmesi… Küreselleşme adı altındaki yeni sömürgeciliğin dümen suyuna girişimiz… Özelleştirme adı altında çökertme tasarıları… Sivas yangını… Ve gelip dayandığımız nokta dini siyasete alet eden bir partinin iktidarı.
            Seksenli yıllarda öykücülüğümüz de tam bir suskunluğa gömülmüş, geleneğinden, birikiminden koparılmıştı. İçe kapanık, tek kişilik, çatışması olmayan, diyalogsuz, dolayısıyla canlılığı zedelenmiş öyküler yazılır oldu. Genç öykücülüğümüz gelenekleriyle bağlarını kuramadılar. Güncel olanın anlatılmasından, toplumsal konuların işlenmesinden uzak duruldu. Bugünkü edebiyatımızın da hastalıklı yanını oluşturan dil bilincinden yoksunluk, anlatım bozuklukları hep seksenli yılların ürünüdür. Dergilerde, yayınevlerinde yeterli ilgiyi bulamayan, sürgüne gönderilen öykü, ancak doksanların ikinci yarısında, özellikle öykü dergilerinin ardı ardına yayımlanmaya başlamasıyla yurduna dönebilmişti.
Hürriyet Yaşar
            O korkunç baskı döneminde ve sonrasında öykücülüğümüzün 12 Eylül’ü işleyişi nasıldı? “Bu adım adım sürüklenişin bir edebiyatı var mı? Bir direniş edebiyatı… En azından, saptayıcı bir edebiyat. Bu sürüklenişin öyküleri var mı?” diye soruyor hazırladığı derlemenin önsözünde Hürriyet Yaşar. Bir Tersine Yürüyüş / 12 Eylül Öyküleri yalnızca beğenilen öykücülerin doğum tarihlerine göre sıralanıp öykülerinin yayımlandığı bir derleme değil. Öyküleri kitaptaki bölümlemeye uygun olarak sırasıyla okuduğunuzda o tersine yürüyüş, sürükleniş sürecinin öykücülüğümüzdeki yansımalarını görüyorsunuz. 12 Eylül’ün ve sonrasında yaşananların ülkemizi sürüklediği çıkmazları, insanlarımıza yaşattığı acıları okuyorsunuz. Derlemede kullanılan desenler ise Abidin Dino’ya ait. Mutluluğun resimleri değil bunlar, işkencenin, gözaltıların, korkuların karabasan resimleri.
            Sürüklenişi daha anlaşılır kılabilmek için derlemeyi “Nereden?”, “Nasıl?”, “Nereye?” adlı üç ana bölüme ayırmış Hürriyet Yaşar. “Nasıl?” bölümü “Kelepçe Günleri”, “İçeriden”, “Dışarıdan”, “Sarsıntıdan”, “Yıkımdan”, “Savruluşlardan” adlı altı alt başlığa ayrılmış. “Nereye?” adlı bölümün alt başlığı ise “Tükenmeyen”. Kitapta yirmi sekiz öykücümüzün kırk dört öyküsü yer alıyor. Aziz Nesin, Samim Kocagöz, Mehmet Başaran, Ferit Edgü, Orhan Duru, Demirtaş Ceyhun, Osman Şahin, Muzaffer İzgü, Mustafa Balel, Nedim Gürsel, Işıl Özgentürk, İnci Aral, Cemil Kavukçu, Özcan Karabulut, Ülkü Ayvaz, Semra Özdamar, Feyza Hepçilingirler, Ali Balkız, Ahmet Yurdakul, Süheyla Acar, Feride Çiçekoğlu, Oya Baydar, Berrin Kırımlıoğlu, Nalan Barbarosoğlu, Hasan Özkılıç, Eray Karınca, Nemika Tuğcu, Hürriyet Yaşar.

            Derlemedeki öykülerin hepsi o dönemin tanıklığını yapan, saptayıcı öyküler. Direniş öyküleri değiller, çoğu sesini yükseltmeyen öyküler. Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü gibi mizah edebiyatımızın yüzakı öykücülerimizin mizah öyküleri bir yana bırakılırsa hesaplaşan öykü yok. İnsanın kanını donduran, tüylerini ürperten öykü sayısı çok az. Bana öyle geliyor ki, öykücülüğümüz 12 Eylül’ün bilançosunu, toplum ve birey üzerindeki derin kesiklerini, trajedisini tam olarak öyküye geçirememiş. O baskıcı ortamın sonucu olarak toplumsalı reddeden edebiyat anlayışı direnişin öykülerini de çıkaramamış, en azından karşı duruşun sarsıcı öykülerini yazamamış, sarsıcı biçemlerini oluşturamamış. Örneğin, 50 kuşağı o dönemin ortamından kaynaklanan, farklı ama bugüne bile etki eden sarsıcı biçemler oluşturabilmişlerdi. Hürriyet Yaşar, olabildiğince seçici davranarak, hem belli bir çıtanın üstünde olan öyküleri almış derlemesine, hem de anlatımıyla, biçemiyle içe dönük olmayan, canlılığı olan öyküleri seçmiş. Seçiminin iki yönü var, birincisi öykülerin o dönemden kaynaklanan sürüklenişi konu edinmesi, ikincisi derlemenin okuyucuya güzel öyküler okutması. Özenle hazırlanmış bir derleme sunuyor öykü okuruna Hürriyet Yaşar.