öykücülüğümüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykücülüğümüz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Üçüncü Öyküler Serüveni


Üçüncü Öyküler Serüveni

Kadir Yüksel 

Neden bir öykü dergisi? Kendime ilk sorduğum soru buydu. Salim Şengil Usta’nın “Seçilmiş Hikâyeler”i çıkarırken bu soruya verdiği yanıt neydi acaba? “Düşler Öyküler”in ilk sayısındaki söyleşisinde nasıl da güzel anlatıyordu “Seçilmiş Hikayeler”in çıkış serüvenini. Sevgili Mustafa Balel’in 1970’lerde Sivas’ta bir lise öğretmeni maaşıyla yedi sayı yaşattığı “Öykü” dergisinin ilk sayısındaki çıkış yazısı yetişiyordu imdadıma. Şöyle diyordu Mustafa Balel: “Yetişecek kuşakların gözlerini açar açmaz soluk alacakları bir dünya, bir öykü dünyası yaratma kaygısı”, “küçük suların denizle bağlantı kurmalarına yardımcı olma isteği”. Doğrusu bundan daha güzel yanıtlayamazdım neden sorusunu. Katıldığım her toplantıda bu yanıtı verdim. Mustafa Balel’in o döneme ilişkin anlattıkları hep düşündürdü beni; Sivas’ta, bir lise öğretmeni maaşıyla 96 sayfalık bir öykü dergisi yayımlayabilmek, beş bin adet basabilmek, dergiyi dağıtımcıya verebilmek... Derginin matbaaya götürülüp getirilmesi için yapılan onca yolculuk da cabası. Şimdi bir lise öğretmeni maaşıyla bütün bunları yapabilmek mümkün mü? 1980’lerin o karanlık dönemlerinde, alçakgönüllü, samimi, üretken bir çabayla var edilen “Yaba Öykü” nasıl unutulur. “Öykü yaşamdır diyoruz. Öykü insandan soyutlanabilir mi? Öykü yaşamak olduğuna göre, bütün yoğunluğuyla yaşayacağız.” Öykü yaşamdır diyen herkesle öyküce konuşabilmek için yola çıkmak!
            Öykünün sürgün edildiği, dergilerde yeterince yer almadığı, yayınevlerinin öykü kitaplarına fazla değer vermediği bir dönemin ardından “öykü edebiyatımızın gereksinmelerine kendince bir karşılık vermek için yola” çıkan “Adam Öykü” yeni bir dönemi başlatıyordu. Öykü edebiyatımızın öykü dergilerine gereksinimi vardı. Hemen ardından “öykücülüğümüzün gelişiminde öykü dergilerinin önemli işlevleri” olacağını söyleyerek “Düşler Öyküler” dergisi yayımlandı. “Niçin bir öykü dergisi, hatta niçin iki, üç, daha fazla öykü dergisi olmasın?” diyordu çıkış yazısında. “Düşler Öyküler”in bu düşü gerçeğe dönüştü. Bir başka düşü daha gerçekleştirdi “Düşler Öyküler”: Öykü Günleri. Öykücülüğümüz için öykü dergileri kadar önemlidir öykü günleri. Ve öykü günlerinin ardından bir düş daha gerçekleşti, 14 Şubat Dünya Öykü Günü.
            “Fayton Öykü” ve “Üçüncü Öyküler”, ilk sesi İzmit’ten verdi “Düşler Öyküler”in çağrısına. Serüven 1997 yılında “Fayton Öykü” dergisinin yayımlanmasıyla başlamıştı. Dostum Tülin Er’le yoğun bir emek harcayarak hazırladığımız “Fayton Öykü” dergisinin, ne yazık ki bir takım anlaşmazlıklar yüzünden ömrü çok kısa olmuştu. Ardından ben “Üçüncü Öyküler”e soyunmuştum.
            Düşüncemi Özcan Karabulut’a açtığımda nasıl heyecanlandığını çok iyi anımsıyorum. Derginin ismini düşünmüştük birlikte, nasıl bir dergi olacağını konuşmuştuk. İlk sayımızın öykülerine, çevirilerine Özcan Karabulut’un sayesinde ulaşabilmiştik. İzmit’te “Fayton Öykü” dergisi olarak düzenlediğimiz Sabahattin Ali Öykü Günleri’nde sunulan bildirileri de Sabahattin Ali dosyasının yazıları olarak yayımlamıştık.
            “Öykü gündemde” başlığını atmıştık “Üçüncü Öyküler”in ilk sayısındaki çıkış yazısına. “Öykü çağımıza en yakışan yazın türü. Parçalanmışlığımıza, gündelik ritmimize nasıl da uygun düşüyor. Yaşamımızı karşılıyor. (...) Öykü, sağlam geleneğinin yol göstericiliğini unutmadan, hem temellerini sorguluyor, hem de çıtayı daha da yükseltmeye hazırlanıyor. Öykü gündemde!” Derginin kapağında “Yaz’ 98” tarihi var.
            1999 yılının 17 Ağustos’unda sadece binalarımızı değil ruhlarımızı da sarsan o büyük sarsıntının bir gün öncesinde, 16 Ağustos’ta derginin beşinci sayısını matbaadan almaya gitmiştik bir arkadaşımın arabasıyla. Akşamüstü getirip ertesi gün dağıtmak üzere büroma koymuştuk. Kargoları yazıp gönderecek, abonelerin postalarını hazırlayacaktık. O gece ömrümde bir daha yaşamak istemediğim bir gece yaşadım. Sağ salim inebilmiştik evimizden ama tanıdıklarımız, akrabalarımız, arkadaşlarımız vardı sağ salim olmayan. Enkazların başında günler geçirdik, arkadaşlarımızı akrabalarımızı alelacele toprağa vermek zorunda kaldık. Öylece, matbaadan geldiği gibi paketler halinde büroda kalan dergilerle uğraşacak durumda değildik. İçeri giremiyorduk zaten. Günler sonra cesaretlenip içeri girdiğimde duvarın dergilerin üzerine yıkıldığını görmüştüm. Dergileri duvar yığınının altından çıkarıp kapı kenarına taşımıştım korka korka. Kargoları, postaları haftalar sonra gönderebilmiştim. Bilgisayarımızı bir arkadaşımızın işyerine taşıyıp yeni bir sayının hazırlıklarına da başlamıştık. Haldun Taner dosyasının olacağı altıncı sayıyı hazırlıyorduk. O sayıya bir de deprem dosyası hazırladık. Şimdi düşünüyorum da, deprem günlerinin karamsarlığına, acılarına dayanıp yayımlayabildiğimiz, dağıtabildiğimiz “Üçüncü Öyküler”i 2001 yılındaki ekonomik krize dayanamayıp kapatmak zorunda kalışımız hüzün veriyor.
            “Üçüncü Öyküler”, her sayısında öykücülüğümüzün geleneğinde yer eden bir büyük usta için dosya hazırladı. Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Orhan Kemal, Memduh Şevket Esendal, Refik Halit Karay, Haldun Taner, Sait Faik, Nezihe Meriç, Oktay Akbal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vüs’at O. Bener. Ayrıca her sayısında “Unutulmuş Öykücüler”, “Öykü Serüvenleri”, “Dünya Öykücülüğünden” adlı bölümleri hazırladı. Gelen öykülerle, yazılarla oluşturulan bir dergi değildi “Üçüncü Öyküler”, hazırlanılan bir dergiydi. Dosyalar için yazılar isteniyor, Dünya Öykücülüğü bölümü için çeviriler yaptırılıyor, öykü serüvenleri yazdırılıyor, söyleşiler yapılıyordu.
            “Üçüncü Öyküler”in dokuzuncu ve onuncu sayılarında bir duyuru yapmıştık; Öykü Yıllığı. Yayımlayabilmeyi çok isterdim ama tüm hazırlıklarımıza karşın yayımlayamadık öykü yıllığını. Mehmet Güler, Fahrettin Demir, Emin Sami Arısoy ve ben, 2000 yılına ilişkin öykü üzerine her şeyi doküman haline getirmiştik. Yazılar istenmişti, yıllık değerlendirmeler yapılmıştı. Yıllığa girecek öyküler belirlenmişti. Olmadı. “Üçüncü Öyküler” bu sözü yerine getiremedi, bir düş olarak kaldı. Daha sonraları bir öykü yıllığı yayımlanmasının zamanı geldiğini Sevgili Feridun Andaç dile getirdi yazılarında. İmge Öyküler öykü yıllığını programına alıp önümüzdeki yıl yayımlayabilse ne güzel olur.
            Onikinci sayıya kadar yaşatabildik “Üçüncü Öyküler”i. Onikinci sayı için bir giriş yazısı yazmam gerekiyordu ama, bu yazının son giriş yazısı olacağı düşüncesi elimi yavaşlatıyordu. “Gelecek sayımızı yayımlayıp yayımlayamayacağımızı bilmiyorum. Arkasında herhangi bir ekonomik gücün olmadığı, üstüne üstlük İzmit’te yayımlanan bir öykü dergisinin şu yaşadığımız “krizler dönemi”nde nasıl darbe üstüne darbe yediğini düşünmek zor olmasa gerek.” Derginin kapağında “Güz’ 2001” tarihi var. Demek üç yıllık bir ömrü olmuş “Üçüncü Öyküler”in. Derginin bu üç yıllık ömrü çok şey öğretti bana. Sinekten nasıl yağ çıkarılacağını öğrendim örneğin. Sağdan soldan bulduğun çeki matbaaya ver, dergiyi al. Tanıdıklarınla dergiyi dağıtmaya çalış. Abone yapmak için diller dök. Kargoları hazırla, postaları hazırla, para buldukça gönder. Geri dönüşü olmasa da en azından dağıtıldığını düşün, sevinmeye çalış. Dergicilikle uğraşan herkesin bildiği sıkıntılardan pek bir farkı yok. Bütün bunların içinde gelecek sayıyı oluşturmak için telefonlar aç. Yazılar iste. Gelen öyküleri değerlendir, bir çoğunu yanıtla. Yazıları bilgisayara gir, çıktılarını al, düzeltmelerini yap, sayfa düzenlemelerini yap, tekrar çıktı al, tekrar düzeltme yap... En son halini matbaaya gönder, kısa bir süre için soluk al, sonra aynı heyecan ve enerjiyle bir sonraki sayı için hazırlan.
            “Üçüncü Öyküler”in yaşamında iki isim daha var ki anmadan geçersem haksızlık etmiş olurum: Emin Sami Arısoy ve Fahrettin Demir. Sevgili Emin Sami Arısoy Tıp Fakültesi’nin nerdeyse tamamını dergimize abone yapmıştı. Tanıdıklarını devreye sokup arka sayfamıza ilanlar almış, dağıtım için çabalamıştı. Fahrettin Demir her sayının hazırlık aşamasında bizimle birlikte olmuştur. Öykülerin seçilmesinden yanıtlanmasına, dosyaların hazırlanmasından düzeltmelerin yapılmasına kadar  pek çok işte emeği vardır.
            “Üçüncü Öyküler”e omuz verenlere teşekkür etmek boynumun borcudur. Ama içlerinde sadece teşekkür etmekle borcumu ödeyemeyeceğim insanlar da var: Bahriye Çeri, Ruşen Hakkı, M.Sadık Aslankara, Mehmet Güler, Aysu Erden, Özcan Karabulut, Gürhan Uçkan, Berkiz Berksoy, İ.Güven Kaya, Akın Sevinç, Adem Eryürük, Gülperi Sert.
            “Üçüncü Öyküler” taşralı(!) bir dergi olarak merkeze yaranmak gibi kaygıların, hırsların içinde olmadı hiç. Öyküye hizmet etmek istedi sadece. Edebildiyse ne mutlu. Kimseyi hedef göstermedi, kimseyi tehdit etmedi. Kişisel çekişmelerle, kuyruk acılarıyla uğraşmadı. Kimseyle, hele hele kendi türündeki diğer dergilerle yarışmaya kalkışmadı hiç. Kendi yağıyla kavrulan, alçakgönüllü bir dergi oldu. İlkelerini hep korudu. Yayımlandığı süre içinde her türlü günah bana aittir, ama lütfen, sevapları “Üçüncü Öyküler”in hanesine yazınız.



Doksanlarda Öykücülüğümüz...


Doksanlı Yıllarda Öykücülüğümüz

Kadir Yüksel

90’lı yılların öykücülüğüne o on yılı iki bölüme ayırarak bakmak gerekiyor. 1995 yılı 90’lı yıllardan bugüne öykücülüğümüz için neredeyse bir milat gibidir. 1995’e kadar olan ilk beş yıl öykücülüğümüz adına seksenli yıllardan devraldıklarını ileriki yıllara taşımaktan öteye gidememişken, 1995’ten 2000’e uzanan ikinci beş yıl, etkileri bugünün öykücülüğüne kadar sürecek olan bir canlılığı, arayışı, devinimi kazandırmıştır öykücülüğümüze. 90’ların iki bölümünün adeta keskin hatlarla birbirlerinden ayrılmalarının en önemli nedeni de öykü dergileri olmuştur kuşkusuz.

            İlk Yıllar
            90’ların ilk beş yılına bakabilmek için öykücülüğümüzün seksenli yıllardan devraldıklarına göz atmak gerekiyor ilkin. Çünkü seksenli yılların öykücülüğünden pek farklı bir seyir izlemiyor 90’ların ilk yıllarındaki öykücülüğümüz.
            80’li yılların toplumsal ortamını ayrıntılı olarak yazmak gereksiz yinelemeler olacak, hepimiz biliyoruz o dönemin toplumsal ortamını. 80’de yaşanan o büyük travma, faşizm kolay atlatılır cinsten değildi. Kopuş, savruluş yıllarıdır o yıllar. Baskı ortamının, toplumsal sancıların doğurduğu mutsuzluk, karamsarlık gündelik yaşama sızmış, geçmişle bağlar koparılmıştır. Öykücülüğümüzün böylesi bir ortamdan etkilenmemesi beklenebilir mi? Farklı kanallara, arayışlara sürüklenmiştir öykücülüğümüz. Toplumsal yanı ağır basan edebiyat anlayışının bir kenara itilmesiyle edebiyat yaşamdan uzaklaşmıştır. Öykü gündemden düşmüş, geleneğiyle bağları kopmuştur. Ellilerden gelen, yetmişlerden devralınan öykü ortamı suskunlaşmıştır. Geleneğin getirdiği çıtayı aşmak bir yana o çıtaya yanaşamayan yıllardır o yıllar. Bir iki örnek dışında öykücülüğümüzün düzeyi hep düşük kalmıştır. Çıtayı zorlayan örnekler de yeterince ele alınmamış, suskunluğun içinde kendi çıkışlarını bulamamıştır.  Önceki yıllardan gelen usta öykücülerimiz bile çoğu kez kendi verimlerinin gerisine düşmüşlerdir. Bireyci, biçimsel kaygıları önceleyen bir edebiyat anlayışı yaygınlaşmaya başlar. Yalnızlığı, içe dönüklüğü, iç dökmeleri, geçmişte yaşananlarla bir başına hesaplamayı temel alan, devinimi olmayan, olaydan, hatta neredeyse durumdan bile uzaklaşan öyküler, biçimsel arayışlarla sunulur okura. Buna karşın yaşamdan beslenen, kara mizahı kullanan, kaba gerçekçilikten öte yeni bir gerçekçiliğe yönelen öykücüler de çıkagelir. Suskunlukla karşılanırlar. Ama 90’ların öykücülüğünü sırtlayıp taşıyacak olanlar, bugünün öykücülüğüne dek etki alanlarını sürdürecek olanlar hep o imzalar olacaktır.
            Seksenlerin edebiyat ortamında, dergi ve gazetelerinde öykünün yok denecek kadar az yer alması öykücülüğümüze sürgün hayatı yaşatmıştır. Öykü ortamındaki suskunluğa karşın öykü kitaplarının yayımlanmasında bir artış olduğu görülür. Özellikle seksenlerin ikinci yarısında yaşanan bu artış bizi yanıltmasın, çünkü bu artışın nedeni belli başlı yayınevlerinin öykü kitabı yayımlamaya ağırlık vermeye başlamasından kaynaklanmaz. O dönemlerde yeni kurulan yayınevlerinin, ortaklaşa kurulan küçük yayınevlerinin ve dergicilerin bastıkları kitapların fazlalığıdır asıl önemli etken. O dönemde bir şekilde kitabını yayımlatan öykücülerimiz asıl öykücü kimliklerini doksanlı yıllarda bulacaklardır.
            Seksenli yılların sonlarında yayın hayatına başlayan bir dergi var ki, öykücülüğümüzün sonraki yıllarına soluk aldıracak imzalara sayfalarında yer vererek doksanların ilk yıllarında da sürdürür yaşamını: Yayın yönetmenliğini kendisi de bir öykücü olan ve genç yaşta yitirdiğimiz İzzet Kılıçlı’nın yaptığı “Yazıt” dergisi ve ilerleyen sayılarında verdiği “Modern Öyküler” eki unutulmamalı. Bu ek kısa ömürlü olsa da, bugünün öykücülüğündeki yetkin imzaların ilk öykülerini yayımlamanın yanı sıra, doksanların ikinci yarısında ardı ardına gelecek öykü dergilerinin de habercisi olmuştur.
            90’lı yıllar öykücülüğümüzün sürgün hayatıyla başlar. Dergilerde, edebiyat gündeminde kendine yer bulamayan öykü gözden uzakta, içten içe sürdürmüştür yaşamını. Yayımlanan öykü kitaplarının sayısında, özellikle 92 ve 93 yıllarında, bir artış vardır var olmasına ama öykücülüğümüzün gelişim çizgisi dikkate alındığında nitelik olarak aynı gelişmeden söz etmek zordur. O dönemin genç öykücüleri istenen çıkışı yakalamamıştır, yazınsal eleştirinin öyküden oldukça uzak durması, gelişimi yavaşlatır. Sönük ve devinimsizdir öykü ortamı. Öykü üzerine bırakın tartışmayı, küçük bir kıpırtı bile yoktur. Edebiyat gündemini roman oluşturmaktadır.
            Önceki yıllardan gelen usta öykücülerimiz verimlerini sürdürdüler bu dönemde de. Az yazdılar, az yayımladılar ama sürdürdüler. Bir önceki on yıldan gelen genç ustalar ise öykücü kimliklerini edinmekteydiler. Arayışlara girişiyorlar ve farklı gerçekçilik anlayışlarını öyküleştiriyorlardı. Genç öykücüler ise bireyci, içe dönük, kapalı, yaşamdan kopuk, biçemci bir öyküyü yeğliyorlardı. Genç öykücüler birbirlerini çoğaltıyorlar, birbirine benzer yaşantıları yineleyerek benzer öyküler yazıyorlardı.
            1994 Eylül’ünde Memet Fuat’ın “Öykücülüğümüz” isimli yazısı öykücülüğümüzün devinimsizliğini kıracak olan dönemin başlangıcı sayılmalı. Memet Fuat, öykünün dergilerden sürülmesini, bunun da öykücülüğümüzün gelişimine olumsuz yansıdığını dile getirir yazısında. Bu yazıyı Uğur Kökden’in “Öykü Dergisi” yazısı izler. Yine Memet Fuat’ın öykücülüğümüze öykü dergiciliğimize ilişkin yazıları ardı ardına yayımlanır. Feridun Andaç yazılarıyla destek verir. Çok boyutlu bir tartışmaya dönüşemese de öykünün gündeme alınmasını sağlar bu yazılar. Öykücülüğümüzün canlılık kazandığı yılların temelini oluşturur.


Öykü Dergileri Kuşağı
            Her dönem kendi yazınsal birikimini de beraberinde taşıyor elbette. Kuşak kavramı yaş olarak kullanıldığı gibi belli bir dönemi adlandırmak için de kullanılıyor. O dönemin içinde öne çıkan bir olgu döneme adını verebiliyor. 90’lı yılların ikinci yarısındaki öykücülüğümüzü ‘öykü dergileri kuşağı’ olarak adlandırmanın doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü 1995’in son ayında yayın hayatına başlayan Adam Öykü dergisinin ardından birbirinin peşi sıra yayımlanan öykü dergileri o dönemin öykücülüğüne damgasını vurmuştur. Hatta ‘Adam Öykü’ kuşağı bile diyebiliriz. Öykü dergileri kuşağı 2000’li yıllara da taşınmış, etkisini bugüne kadar sürdürmüştür. 2000’lerin ilk on yılını yazdığımızda da öykü dergilerinden söz etmeden geçemeyeceğiz.
            Memet Fuat’ın ve diğer eleştirmenlerin yazıları sonuç verir ve ‘Adam Öykü’ dergisi 1995 yılının Aralık ayında yayın hayatına başlar. Hemen ardından ‘Düşler Öyküler’ dergisi gelir. ‘Fayton Öykü’, ‘Üçüncü Öyküler’, ‘Bir Bilet Gidiş Dönüş’, ‘Kül Öykü’ dergileri ardı ardına yayımlanır. Öykü dergiciliğinin yarattığı yer genişlemesiyle öykü okuruna ulaşmaya başlar. Sürgünden dönmüştür artık öykücülüğümüz. Kendisine yer bulmuş, o suskun günlerden çıkıp doğrulabilmek için ortam oluşturmuştur. Gerçekten de öykü dergileri öykücülüğümüzün önündeki en önemli engeli kaldırmış, edebiyatın canlı ortamına öyküyü taşımıştır.
            90’lı yıllarda yetişen genç öykücülüğümüz için bu çok önemli bir fırsat olmuştur. Genç öykücülüğümüzün bu fırsatı iyi değerlendirdiğini düşünüyorum. Öykü dergileriyle yetişen, öykü dergilerinin açtığı yolda öykücülüğünü besleyen bir kuşaktır ‘öykü dergileri kuşağı’. Öykücülüğümüzün geleneğiyle kopan bağlarını öykü dergiciliği onarmıştır diyebiliriz.  Öykü dergileri öykü eleştirmenlerini de ortaya çıkarmıştır. Öykücülüğümüz üzerine yazılar artmış, eleştirmenlerimiz genç öykücülerin öykülerine ilgi göstermeye başlamışlardır.
            2000’lerin ilk yıllarında da süregiden öykü dergileri kuşağının en önemli özelliği sürekli bir arayış içindeki çeşitliliğidir. Önceki yıllardan devralınan bireyci öykü anlayışının öne çıktığı söylenebilirse de, her öykücü kendine özgü bir öykü dünyası kurma çabası içindedir. Öykü dergileri kuşağı başlangıçta biçimci, içedönük, kapalı, çoğaltmacı öyküler yazdılar, ama zamanla bunu aşmayı bildiler. Ayrışmaya giden yolda önemli bir ivme kazandırmıştır öykücülüğümüze öykü dergileri. Öykü dergileri kuşağının öykücüleri aynı öyküyü yazmıyorlar artık / yazmamalılar da zaten. Farklı bir gerçekçiliğin peşindeler, kendi öykü evrenlerini kurmaya çabalıyorlar.
            Öykü dergileri kuşağının yaşamdan kopuk bir yanı olduğu söylenebilir. O kuşağın yaşadıklarıyla ilgilidir bu biraz da. Gündelik yaşamımızın sorunlarını öncelemedikleri doğrudur. Önceki kuşakların muhalif yapısı öykü dergileri kuşağında yok. Ama bu sadece genç öykücülüğümüzün sorunu değil, tüm bir edebiyatımızın sorunu. Bir başka sorun da dilde görülür. Öykü dergileri kuşağı dil bilincine sahip bir kuşak olmadı, ne yazık ki. Dilinin olanaklarını iyi kullanmaya çalışmak yerine, dönemin egemen anlayışının da etkisiyle, Osmanlıca-Türkçe karışımı bir dile özendi. Sözcük seçiminde titiz davranmadı, kendi geleneğiyle en çok ayrıştığı yerlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Dil yönünden, kendisinden önce gelen kuşakların öykücülüğümüzü bıraktığı noktayı geriletti. Örneğin elli kuşağı öykücülerinin, hatta yetmişlerin dile bakışıyla, öykü dergileri kuşağı öykücülerinin dile bakışı karşılaştırılmalı, çok ilginç sonuçlara ulaşılacağını düşünüyorum.
            90’lı yılların sonlarında, uzun yıllardan sonra ilk kez öykücülüğümüz üzerine bir tartışma ortamı doğmuştur. Semih Gümüş’ün Adam Öykü’de yazdığı “Genç Öykücülerin Ağzını Bıçak Açmıyor” isimli yazısı önemli bir tartışmanın başlangıcı olmuştur. Ardından Aydın Çubukçu “Öykünün Sefaleti” isimli bir yazı yazmış ve konu soruşturmalara, öykü günlerine taşınmıştır. Bir başka derginin konuyu farklı bir boyuta taşıyarak dosya açması tartışmanın istenilen düzeye ulaşmasını engellediyse de, Semih Gümüş’ün yazısı suskun öykü ortamını ve öykü dergileri kuşağının genç öykücülerini öykü üzerine daha çok düşünmeye yöneltmiştir.  
            90’lı yılların öykücülüğümüze en önemli katkılarından biri hiç kuşkusuz öykü günleri olmuştur. Ankara’da Özcan Karabulut’un öncülüğünde ‘Düşler Öyküler’ dergisinin düzenlediği öykü günleri o döneme damgasını vurmuş ve bugüne uzanan çizgide pek çok ilde düzenlenir olmuştur. Zamanla uluslar arası boyuta ulaşır Ankara Öykü Günleri. Öykünün gündemdeki yerini sağlamlaştırır. Öykü günlerindeki devinim 14 Şubat Dünya Öykü Günü’nü kazandıracaktır dünya öykücülüğüne.
            90’ların ikinci yarısı öykücülüğümüz adına hareketli yıllar olmuştur. Aynı hareketliliğin öykücülüğümüzün niteliği açısından da var olduğunu söyleyebiliriz. Gelecek kuşaklara taşınan önemli bir birikim oluşturmuştur 90’lı yılların öykü dergileri kuşağı.