12 Eylül 2014 Cuma

12 EYLÜL VE TİYATROMUZ - 2


Kül Rengi Sabahlar oyunundan
12 EYLÜL VE TİYATROMUZ - II

Oyun yazarlığımız açısından yaklaşıldığında da 60’lı, 70’li yılların coşkusunun, verimliliğinin yitirildiğini söylemek mümkün. O koparılmışlık duygusu dram sanatında kendini çok daha fazla hissettiriyor. Elbette, başarılı oyunlar da yazılmış ve sahnelenmiştir, bazı usta oyun yazarlarımız yazmaya devam etmişler, bazılarıysa başka yazın alanlarına kaymışlardır. Ama dünün parlak çıkışları, tiyatro sanatı adına sarsıcı gelişmeleri yaşanmaz uzunca bir süre. Burada haksızlık etmemek de gerekiyor. Onca sıkıntının, baskının, yasaklamanın içerisinde oyun yazarının bunlardan etkilenmemesini bekleyemeyiz.
12 Eylül’ün getirdiği olumsuz koşullar sonucunda oyun yazarlığımızın yaşadığı durgunluk dönemine ilişkin Ayşegül Yüksel şu saptamalarda bulunuyor: “Genel olarak, oyunların hiç olmazsa ödenekli tiyatroların dağarına girebilmesi kaygısıyla, her türlü ‘sakıncalı’ olma olasılığına karşı önlem alan, içe dönük, soyutlamayı uç boyutlara götüren, tiyatronun kaldıramayacağı yoğunlukta şiirselliğe bürünmüş, bu yolla evrensel boyutlara ulaşmaya çabalayan bir yazarlık edimi söz konusudur. 60’lı yıllarda oyun yazarlığı bağlamında açılan yolların ve popülerleşen biçimlerin – 80’li ve 90’lı yıllarda yeni arayışlar ve buluşlarla geliştirilmeden yinelenmesi ve sonunda ‘televizyon eğlencesi’ düzeyine indirilmiş olmasıyla – tükendiği, yazarların, toplumda uzun yıllardır yaşanmakta olan ‘karmaşa’ ve ‘kargaşa’ sürecini yeterince uzak açıdan gözlemleyerek tiyatro sahnesine aktaracak aşamaya gelmediği bir ‘boşluk’ döneminde takılıp kalmış gibidir Türk tiyatrosu. (Burada bir parantez açıp o koparılmışlığı hatırlatmak istiyorum. Bugünün dünden, dünün yarından koparılması…) Bu nedenle, Türk yazarlarının metinlerinin büyük sahne olaylarına dönüştüğü tiyatro yapımlarının sayısı gitgide azalır.” (5)
12 Eylül darbesinden sonra yazılan oyunların çoğu konusunu tarihten, söylencelerden, masallardan, önemli kişilerin yaşam öykülerinden alan oyunlardır. Oyun yazarları döneme ilişkin söyleyeceklerini bu yolla söylemeye çalışmışlar, görsel zenginlikten yoksun, tiyatroda yeniliklere yönelmeyen oyunlar yazmışlardır. Tam olarak 12 Eylül’e ilişkin oyunlar ancak seksenlerin sonlarında, doksanlarda yazılacaktır.
Oyunlar ve Gerçekler adlı kitabında tiyatromuzun hocası Sevda Şener, 12 Eylül’den sonra oyun yazarlığımızdaki durgunluğu iki ana eğilimin öne çıkmasıyla açıklıyor. Birinci eğilim içe kapanma, ikincisi ise hesaplaşma ve kimlik arayışı. Seksenlerin hemen başından itibaren egemen olan eğilim içe kapanmadır. “Anıların dünyasına yönelme eğilimi, içinde yaşanılan ortamdan kaçma ve içe kapanmanın göstergesi olarak yorumlanabilir; 12 Eylül sonrası baskı ortamında yaşanmakta olan eziklik duygusunun, oyunların kurmaca dünyasında yaşatılan güçlülük bilinciyle dengelenmeye çalışıldığı söylenebilir. Malzemesini geçmişin gerçeklerinden alan bu kurmaca dünyada canlandırılan kahramanlıklarla günlük yaşantımıza egemen olan yenik düşmüşlük duygusu arasındaki karşıtlık, yakın tarihlerde yaşanan ikilemin yansısı olarak sahneye taşınmıştır da diyebiliriz.”(6)
90’lı yıllarda oyun yazarlığımıza egemen olan ikinci eğilimi, hesaplaşma ve kimlik arayışını ise şöyle özetliyor Sevda Şener: “Özgürlüklerin kısıtlanmasına, işkenceye karşı, baskıcı geleneklere, şeriat özlemine karşı örtük bir hesaplaşma girişimi yanında, insanın vicdanı ile iç hesaplaşmasına girdiğini gösteren oyunlar yazılıyor. Bu oyunlarda iç ve dış çatışma üreten karşıtlık, doğru olduğuna inanılmış değerlerle bu değerleri göz ardı eden ya da tümüyle yadsıyan toplumsal veya bireysel uygulama arasında yer alıyor. (…) oyun yazarları sorunun kaynağını topluma egemen olan sistemde, aile kurumunun yapısında, giderek kendi içlerinde arama eğilimindedirler.”(7) Kimlik arayışı olarak da çıkışsızlık, anlamsızlık, parçalanmışlık duygusu öne çıkar. Saçmanın tiyatrosu özellikle genç kuşakta kendini fazlaca gösterir. Egemen sistemin sonucu olan şiddet öğesi ve insanın içindeki şiddet dürtüsü de oyunlarda önemli bir yer edinecektir.
Memet Baydur
80’lerden önce de oyun yazan Refik Erduran, Recep Bilginer, Turgut Özakman, Orhan Asena, Güngör Dilmen, Turan Oflazoğlu, Dinçer Sümer, Aziz Nesin gibi usta yazarların yanında Ülker Köksal, Bilgesu Erenus, Tuncer Cücenoğlu gibi yazarlar yazarlıklarını ustalık boyutuna taşımışlardır. Bu dönemde oyun yazmaya başlayan Murathan Mungan, Memet Baydur, Ferhan Şensoy, Ülkü Ayvaz, Erhan Gökgücü, Yılmaz Onay dönemin verimli, verimli oldukları kadar da nitelikli yazarları olmuşlardır. 90’larda Haluk Işık, Özen Yula, Raşit Çelikezer, Civan Canova, Kerem Kurdoğlu, Cuma Boynukara, Metin Balay, Turgay Nar, Behiç Ak, Coşkun Büktel gibi yazarlar oyun yazarlığımızı ileri taşıdıkları gibi yeni arayışlara da girerler.  
Haluk Işık
90’lı yıllarda, geçen on yıllık geçiş döneminin ardından yeni yazarlarla, alternatif tiyatrolarla, arayışlarla tiyatro yeniden tartışılmaya başlanacak, 2000’li yılların eşiğinde yeni atılımlar bu tartışmalardan doğacaktır. 80’ler ve 90’ların ikinci yarısına kadar olan dönemin, dünü aktarma, taşıma dönemi olduğunu düşünüyorum. Yaşanan şiddetli toplumsal kırılmanın yansımalarıyla, öncesinin birikimlerini, üstüne fazla bir şeyler koymadan gününe, çağdaşına aktaran, taşıyan; koparılmışlığın etkisini azaltabilmek için ilmekler atmaya çalışan; bu taşımanın ardından yeni oluşumlara, tiyatro üstüne yeni tartışmalara kapı aralamaya çalışan bir dönem. 12 Eylül cuntasına ilişkin ses getiren oyunların da 90’lı yılların başından itibaren ardı ardına geldiğini de düşünürsek, günahıyla sevabıyla bu dönemin üstüne düşeni yapmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Yeterli olup olmadığı elbette tartışma konusudur.
Coşkun Irmak

***

            12 Eylül’ü konu alan oyunların yazılması için bir süre geçmesi gerekecektir. Oyun yazarlarının dönemi anlayıp uzak açıyla bakabilmeleri için gereken sürenin yanı sıra dönemin sarsıcı, baskıcı özellikleri ve o dönemde tiyatroların türlü gerekçelerle ‘sözü olan’ oyunlardan kaçınmaları bu süreyi biraz daha uzatacaktır.
            12 Eylül üzerine yazılan oyunları önce ikiye ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Bir: o dönem düşünülerek, o döneme göndermeler yapmak amacıyla konusunu tarihten, tarihi kişiliklerden, söylencelerden, masallardan alarak yazılan oyunlar ki bu tür oyunlar hemen yer alabilmiştir tiyatro dağarcığımızda. İki: doğrudan doğruya 12 Eylül’de yaşananları konu alan, 12 Eylül’le toplumsal ve bireysel anlamda hesaplaşmaya girişen oyunlar. Bu tür oyunlar için biraz beklenmesi gerekecektir.
            Birinci gruba giren oyunlar Kurtuluş Savaşı’ndan, Atatürk devrimlerinden, Osmanlı’dan, Türk söylencelerinden alır konularını çoğunlukla. Namık Kemal, Mithat Paşa, Kubilay, Nazım Hikmet gibi baskılara direnen, işkence gören ya da bağnazlıkla öldürülen kişilikler yer alır oyunların ekseninde.

            Turgut Özakman – Fehim Paşa Konağı, Resimli Osmanlı Tarihi, Bir Şehnaz Oyun
            Orhan Asena – Yıldız Yargılaması, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Nazım Üçlemesi
            Turan Oflazoğlu – Kösem Sultan, Cem Sultan
            Kemal Bekir – Düşüş, Kamil Bey
            Güngör Dilmen – Devlet ve İnsan (Mithat Paşa), Hasan Sabbah, Ben Anadolu
            Ergin Orbey – Belgelerle Kurtuluş Savaşı
            Necati Cumalı – Vatan Diye Diye (Namık Kemal)
            Şükran Kurdakul – Zindanda Bir Şair (Namık Kemal)
            Ülker Köksal – Karanlıkta İlk Işık (Kubilay)
            Erhan Gökgücü – Giordano Bruno, Memleketim Memleketim
            Bilgesu Erenus – Güneyli Bayan (Lillian Hellman), Halide
            Hidayet Sayın – Tanrıların Oyuncakları, Yıldırım Bayezid
            Ülkü Ayvaz – Nihavent Longa
            Turgay Nar – Tepegöz
            Ferhan Şensoy – Şahları da Vururlar  

            Gerek yazıldıkları tarih, gerek ele aldıkları tarihi konu ya da kişiliğin seksenleri çağrıştırması, gerekse olay dizilerindeki göndermeler, yukarıda sıraladığım oyunları böyle bir kategorinin içinde de değerlendirebileceğimiz izlenimini veriyor. Oyunların tamamına yakınının ortak özelliği baskıya karşı direnen insanları, baskıcı, karışık dönemleri ele almaları ve iktidar sorununu, iktidarla birey arasındaki çatışmaları ana eksene oturtmalarıdır.
            (Oyunların incelenmesi elbette ki bu yazının sınırlarını çok aşıyor, belki de derli toplu bir çalışmayla kitap bütünlüğüne zorluyor. İkinci grup da aynı şekilde oyunların tasnifiyle sınırlı kalacak.)
İkinci gruptaki oyunlar, doğrudan doğruya 12 Eylül’de yaşananları konu alan, 12 Eylül’le toplumsal ve bireysel anlamda hesaplaşmaya girişen oyunlardır. Bu grubu kendi içinde de bölümlere ayırmak gerektiğini düşünüyorum.
Bilgesu Erenus
            1-ÖNCESİ
                        Vasıf Öngören – Zengin Mutfağı
                        Oktay Arayıcı – Tanilli Dosyası
                        Yeşim Dorman – Yıldırım Türker – Gölge Ustası
                        Bilgesu Erenus – 555 K, İkili Oyun, Nereye Payidar
                        Haşmet Zeybek – Alpagut Olayı
                        Coşkun Irmak – Eylül Penceresinden İki Kozyatağı Manzarası
                        Erol Toy - Meddah
            2-12 EYLÜL – O GÜNLER – BASKILAR
                        Tuncer Cücenoğlu – Gece Kulübü
                        Civan Canova – Sokağa Çıkma Yasağı
                        Yılmaz Onay – Sanatçının Ölümü
                        Coşkun Irmak – Yirmi Yıllık Vesikalık
                        Dinçer Sezgin – Son Yazı
            3-İÇERİSİ (Hapishane, İşkence, İdam…)
                        Eşber Yağmurdereli – Akrep
                        Haluk Işık – Külrengi Sabahlar
                        Tuncer Cücenoğlu – Çıkmaz Sokak
                        Ferhan Şensoy – Çok Tuhaf Soruşturma
                        Hasan Öztürk – İlmik İlmik, Hücre, Koridor
                        Yılmaz Onay – Hücre İnsanı, Karadul Efsanesi
                        Adem Atar – Cam Bardaklar Kırılsın, Özgürlük Oyunu
            4-DIŞARISI
            Aziz Nesin – Bir Zamanlar Memleketin Birinde
            Turgut Özakman – Deli Bayramı
Bilgesu Erenus – Acılar Şenliği
Erhan Gökgücü – Gerçek Kurbanın Acısı
Gülsüm Cengiz – Yaşamın İzindeki Kadınlar
            Hasan Öztürk – Ulusal Yurttaş Projesi
            Haluk Işık – Memleket Hikâyeleri
            Uğur Mumcu – Sakıncasız
            Memet Baydur – Cumhuriyet Kızı
            Kerem Kurdoğlu – Fayton Soruşturması
            Yılmaz Onay – Bu Zamlar Bana Karşı, Karagöz’ün Muamması
            Metin Balay – İnadına İnsan, İnadına Yaşamak
            Cahit Atay – Godot’yu Beklemezken
            Haşmet Zeybek – Zilli Şıh
            Yılmaz Erdoğan – Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?
5-SAVRULMALAR, SÜRGÜNLER, HESAPLAŞMALAR
            Yılmaz Onay – Araf’ta Kalanlar
Erhan Gökgücü – Duyarlılık Üstüne Vivaçe
            Ülkü Ayvaz – Yeniden Yaratma, Troya’yı Özlüyorum
            Memet Baydur – Aşk, Limon, Sevgi Ayakları, Kuşluk Zamanı
            Coşkun Irmak – İtaat Deneyi, Şanlı Avize A.Ş.
            Civan Canova – Kızıl Ötesi Aydınlık
Nesrin Kazankaya – Profesör ve Hulahop, Quintet
Özcan Özer – Güzel Zamanlar
            Erkan Tunç – Dağınık Gazel

Bu listelemede bazı eksik yanlar mutlaka olacaktır. Örneğin bazı oyunlar uzun bir zaman dilimini konu almaktadır. Bu nedenle 12 Eylül’ü bir kaç yönüyle ele alabilmekte, birden çok sorunu barındırabilmektedir. Benim sınıflandırmam oyunun yoğunlaştığı, ağırlık verdiği durumlar yönünden yapılmıştır.
Hasan Öztürk
Bütün bu listeye karşın 12 Eylül’ü tam olarak anlatabildi mi tiyatromuz? Buna gönül rahatlığıyla evet demek çok güç. Çünkü bütün ekonomik, politik yanlarıyla,  görünmeyenleriyle, toplumsal savruluşuyla, insani trajedileriyle cuntayı anlatabilmek oldukça zor görünüyor. Yukarıdaki listenin konu profili ortaya konduğunda görünen, her yazarın bir ucundan o büyük kırılmayı anlatmaya çalıştığı olacaktır.
Yaşanan acıların karşılığında cuntayla hesaplaşabilmiş midir, sanatımız, sanatçılarımız? Özelde tiyatromuz… Burada tartışılması gereken sadece sanatın hesaplaşamaması değildir bence. Toplum hesaplaşabilmiş midir 12 Eylül’le? Yakın zamandaki referandumla yapılan yasa değişikliklerini söylemiyorum, çünkü görünen o ki göstermelik bir davanın ötesine gidemeyecek. Çok geç kalınmış bir dava olmasına karşın gerekli sonucun alınamayacağı, bazı şeylerin üstünü örtmek için sus payı olarak kullanılacak bir dava. Darbeyi yapanlar toplum önünde, toplum vicdanında mahkûm oldular mı ki? Bütün kurumlarıyla toplum darbecilerle hesaplaşabildi mi? Sanatçı toplumun önünde olan, sorular sorabilendir. Görünen o ki sanatçı sorularının birçoğunu sormuştur, sormaya da devam etmektedir. Sadece tiyatroda değil, heykelde, romanda, öyküde de sorularını sormaya çalışmıştır. Bu soruların ne kadarı duyulmuş, ne kadarı toplumda yankı bulmuş, ne kadarı toplumun umurunda olmuş, ne kadarı gene kendi içinden ihanetlerle susturulmuştur? Asıl sorun buradadır. Sanat, ne olursa olsun, ne kadar duyarsız, unutkan bir toplumun içinde de üretilse, içi ne kadar boşaltılsa da, çağına tanıklık etmiştir, etmeye devam edecektir.


1)Oben Güney’in kendi el yazısıyla yazdığı özyaşamöyküsünden… obenguney.com
2)Hayati Asilyazıcı, Türk Tiyatrosu ve Münir Özkul (3), Aydınlık Gazetesi, 2/9/2012
3)Orhan Asena, Güngör Dilmen, Yıldız Yargılaması, Devlet ve İnsan, Cem Yay., 1990
4)Hürriyet Yaşar, Bir Tersine Yürüyüş – 12 Eylül Öyküleri, Can Yay., 2006
5)Ayşegül Yüksel, Uzun Yolda Bir Mola, Cumhuriyet Kitapları, 2011
6)Sevda Şener, Oyunlar ve Gerçekler, Dost Yay., 2007
7)a.g.e.

Kaynakça:
1-Sevda Şener, Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Tiyatrosu, T.İş Bankası Yay., 2000
2-Sevda Şener, Oyunlar ve Gerçekler, Dost Yayınları, 2007
3-Sevda Şener, Gelişim Sürecinde Türk Tiyatrosu, Mitos Boyut Yay.,2012
4-Ayşegül Yüksel, Uzun Yolda Bir Mola, Cumhuriyet Kitapları, 2011
5-Ayşegül Yüksel, Türk Tiyatrosunda 10 Yazar, Mitos Boyut Yay., 2000
6-Ayşegül Yüksel, Sahneden İzdüşümler, Mitos Boyut Yay., 2000
7-Zehra İpşiroğlu, 2000’li Yıllara Doğru Tiyatro, Mitos Boyut Yay.,1998
8-Semih Çelenk, Kalemden Sahneye, YGS Yayınları,2003
9-Yavuz Pekman, Çağdaş Tiyatromuzda Geleneksellik, Mitos Boyut Yay., 2002
10-Dikmen Gürün, Tiyatro Yazıları, Mitos Boyut Yay., 2000
11-Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Tiyatrosu, Mitos Boyut Yay., 1999
12-Yeni Tiyatro Dergisi, 12 Eylül Özel Sayısı, Sayı 7, 2008
13-Banu Ayten Akın, 12 Eylül Karanlığında Tiyatronun Işığı, Yeni Tiyatro Dergisi, 21, 22, 23, 24. Sayılar, 2010

14-Ahmet Erinanç, 12 Eylül’de Depolitizasyon ve Tiyatro, Yeni Tiyatro Dergisi, 21, 22, 23. Sayılar, 2010

12 EYLÜL VE TİYATROMUZ - 1


Akrep adlı oyundan

12 EYLÜL VE TİYATROMUZ

Önce tiyatromuzun değerli bir ustasının özyaşamöyküsünde anlattıklarını özetlemeye çalışalım:
            12 Eylül cuntasının başa geçip sahte barış, sahte Atatürkçülükle yutturmaya çalıştığı baskı ve kıyım ortamının en yoğun yaşandığı günlerde ustamız her günkü gibi tiyatrosuna, Harbiye’ye gider. Tiyatro pusludur, alacakaranlık her yanda… İdareye çağırılır. Önüne bir kâğıt uzatılır. Güler. İmzalaması neredeyse emredilir. Gülerek imzalar ve çıkıp gider. Beş yıl uzak kalacaktır yıllarını verdiği, çok sevdiği tiyatrosundan. O andan itibaren işsizdir. Evde yeni doğmuş bir erkek çocuk, kızı ve eşi onu beklemektedir. Ev kirası, süt, ekmek parası gerekecektir. Yıllarca çocuklarına istediklerini alamaz, bazen ev kirasını bile ödeyemez. Ama savaşıma devam eder. Üç beş kuruş kazandığı radyodan da uzaklaştırılır. Radyo müdürü baskılara dayanamadığını söyler, ‘meslektaşlarınıza dikkat edin’ der. Radyo ve seslendirme işi dostlarının(!) sayesinde kesilir. Tiyatrolarda dekor boyamaya, amatör gruplara ders vermeye, korkmayan bir arkadaşını bulursa reji yapmaya başlar. Bazen ailece aç kalırlar, ev sahipleri birkaç defa kapılarına dayanır. Sağlığı bozulur. Tek olan böbreği de teklemeye başlar. Beş yıl sonra konuk sanatçı olarak döner tiyatrosuna. Bir yıl sonra da eski kadrosuna kavuşur. Ama sağlığı çok bozulmuştur. Üç yıl sonra böbrek ve kalp yetmezliğinden… (1)

Oben Güney
            Oben Güney’dir ustamızın adı. 12 Eylül cuntasının çıkardığı 1402 sayılı yasayla görevlerinden uzaklaştırılan sanatçılardan biri. Çektiği sıkıntıların, hastalanmasının, erkenden sonsuzluğa göçmesinin hesabını verebilecek olan var mı? Peki, en verimli çağında tiyatromuzun onun bilgisinden mahrum kalmasının suçlusu kim? Cunta elbette, ama cuntayla birlikte, onu yolda gördüğünde yolunu değiştiren dostlarının(!) hiç mi suçu yok? Şimdi biz 12 Eylül ve tiyatromuzu yazarken tiyatronun 12 Eylül’ü yeterince ele almadığını, tartışmadığını söyleyeceğiz, peki, “insan” kalınabildi mi o dönemde? Çağının tanığı olunabildi mi? Olmaya çalışanlar sıkıntıları, işkenceleri, sağlıklarını kaybetmeyi göze alabilenlerdi. Bu yaşadığımız günler aynı derecede sorumluluğu, “insan” kalabilmeyi gerektirmiyor mu? Bence 12 Eylül’ün baskıcı günlerinden çok daha fazla gerektiriyor.
            Bir başka ustanın, 12 Eylül’de İ.B.Ş.T’nin Genel Sanat Yönetmenliği’nden uzaklaştırılan Hayati Asilyazıcı’nın “Türk Tiyatrosu ve Münir Özkul” adlı yazısından bir bölüm okuyalım şimdi de:
            “12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşti. Belediye Başkanlığı’na aşırı sağcı Akansel adlı paşa getirildi. Ekim’de Şehir Tiyatroları’nda oynanması için “Kanlı Nigar” provaları alındı. Belediyeden Akansel’in gönderdiği iki subay, provalardan birini izlemek için Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’na geldi. Provayı izlemek istediklerini Münir Özkul’a söylediler. Bu bir sahne provası değildi, Münir’i sıkıntı basmıştı. Bir süre sonra subaylardan biri, “paşam da paşam” tümcesinin oyundan çıkarılmasını istedi. Münir Özkul’un tepesi attı: “ Siz izin almadan benim yatak odama (çalışma odası) hangi cüretle giriyorsunuz? Ben provayı kesiyorum ve bu oyunu oynamayacağım” dedi. Gerçekten de Münir Özkul provayı yarıda kesti ve istifa dilekçesini yazıp tiyatrodan ayrıldı. 12 Eylül darbesine tepki göstererek istifa eden tek sanatçı oldu. Ben ve on dört arkadaşım ise antidemokratik yasalar ile tiyatrodan uzaklaştırıldık...” (2)
            1402 sayılı yasayla görevlerinden uzaklaştırılanların arasında şehir tiyatrolarından kırka yakın sanatçı vardır. Bugün tiyatromuzun yüz akı olan oyunlara imza atan yönetmenler, oyuncular o dönemde işlerinden uzaklaştırılmış, sıkıntılar içinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Hayati Asilyazıcı görevden alındıktan sonra Vasfi Rıza Zobu ‘müfettiş’ olarak sanat yönetmenliği görevine getirilmiş ve cuntanın isteğine karşı koymayarak kırka yakın meslektaşının ismini vermiştir. Oynanan oyunlar kaldırılmış, yönetim yapısı değiştirilmiş, her oyun denetime tabi tutulmuştur. Devlet Tiyatrolarında ise Cüneyt Gökçer’in sanatçı kişiliğini koruyarak sorumlu davrandığı, listenin en başına kendi ismini yazarak cuntanın istediği listeyi vermediği söylenir. 12 Eylül’den önce Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olan Ergin Orbey cuntacılar tarafından görevden alınır ve yerine apar topar Cüneyt Gökçer getirilir. İlk iş olarak Bertolt Brecht’in oyunu olan Arturo Ui’nin Yükselişi’ni yasaklılar arasına alır ve yönetmeni Yücel Erten’in sözleşmesini fesheder. Bazı yönetici ve oyunculara geçici uzaklaştırma cezası verilir. Eski genel müdür Ergin Orbey daha açılmamış Adana Devlet Tiyatrosu’na atanır.
Daha prova aşamasında yasaklanan oyunlar, provaları seyreden askerler, sansür, yakılan, yıkılan tiyatro binaları, tiyatrolarından atılan oyuncular, yönetmenler, yazdıkları oyunlar yüzünden sakıncalı olanlar, sürülenler, zorunlu sürgünler…
Vasıf Öngören
            Vasıf Öngören, 1970’li yıllarda tiyatromuzun en verimli insanlarından biriydi. Gerek oyunlarıyla, gerek sahne üstündeki emeğiyle… Sakıncalıydı ama… 70 cuntasında tutuklanmış, hapis yatmıştı. 1980’de yurtdışına gider Vasıf Öngören. Almanya’ya. Turistik bir gezi değildir bu, bir zorunlu sürgündür. Almanya’da da tiyatroyla iç içe olur. Ama 1984’te, 46 yaşında, gencecikken ölür… Bence Vasıf Öngören’i öldüren sadece kalp krizi değildir, krizi tetikleyen 12 Eylül’dür.
Oktay Arayıcı
            Oktay Arayıcı da 70’lerin verimli yazarlarındandır. Toplumcu düşünceye sahip, epik tiyatroyu benimseyen, geleneksel tiyatromuzun öğelerini çağdaş tiyatroyla buluşturabilen önemli oyun yazarlarımızdan biri. 1981 yılında TRT’deki görevinden uzaklaştırılır. Baskılara dayanamaz ve istifa eder. Zor günler yaşar. Tiyatroyla yaşamaya çalışır ama oyunlarının oynanması, tiyatroya tutunması çok zordur o dönemde. Tüm tiyatrolar kıyım yaşamaktadır. 1982 de AST, Rumuz Goncagül’ü oynar. Sıkıntılar içindedir Oktay Arayıcı. 1985’te rahatsızlanarak yaşamını yitirir.
            Tuncer Cücenoğlu’nun 1983’te sakıncalı personel olarak görevine son verilir ve sürgüne gönderilir. İstifa eder Cücenoğlu ve zorlu günler başlar. Oyun yazarlarımız en verimli çağlarında baskıyla, kovuşturmayla, sürgünle karşı karşıya kalmışlardır. İşlerinden olmuşlar zor yaşam koşullarıyla karşı karşıya bırakılmışlar, yalnızlaştırılmışlardır. Söyleyeceklerini farklı yollardan söylemeye çalışmışlardır. Kimi zaman tarihsele yönelmişler, kimi zaman başka ülkeleri anlatmışlardır. Örneğin, Tuncer Cücenoğlu, işkenceyi anlatabilmek için Çıkmaz Sokak oyununun mekânını Yunanistan’a, zamanını da Albaylar Cuntası dönemine taşımıştır. Turgut Özakman, 1980 anayasasını eleştirmek için tarihe geri döner. Resimli Osmanlı Tarihi oyununda Osmanlı’nın anayasa tarihini kullanır. Dolaylı da olsa sözünü söylemek için farklı yollar bulur.
Bakın, Türk tiyatrosunun önemli yazarlarından biri olan Orhan Asena, Yıldız Yargılaması oyunu için yazdığı önsözde ne diyor: “Ben Yıldız Yargılaması adlı oyunumu 1981’de, Mithat Paşa’nın yüzüncü ölüm yılında yazarken yine olağanüstü bir dönemden geçiyorduk. İşkence yine gündemdeydi. Hapishaneler tıklım tıklım, sanki yüz yıl geçmemiş aradan. Birden konumun gerisinde asıl dramı, evrensel dramı gördüm. Zorba bir yönetimde işlenmemiş bir cinayet bahane kılınarak, adalet mekanizmasına nasıl bir cinayet işletilir, bu dramı gördüm.”(3)
   
***

            12 Eylül çok sert bir kırılmadır. Bu kırılmanın açtığı yaraların kapandığını, onarıldığını söylemek bir yana, giderek derinleştiğini, kangren olduğunu söyleyebiliriz. Hatta bugün için 12 Eylül’ün çok daha ötesine geçildiğini düşünüyorum. Bugünkü sivil baskı ortamı, 12 Eylül’ün yerleştirdiklerinin artık 12 Eylül’ün cuntacılığını bile aşacak konuma gelmesinin göstergesi. Basına, medyaya yapılan baskı, susturma… Sanata ve sanatçıya yapılan baskılama, susturma ‘ileri demokrasi’mizin de ilerisinde. Heykellerin yıkılmasından tutun da dünya çapında bir piyanistimizin ülkesini terk edecek duruma getirilmesi, kendini bilmez popüler kültür insanlarının televizyon aracılığıyla baş tacı edilmesi gibi pek çok örnek sıralanabilir. Tiyatro özelinde söylersek, tiyatromuz temellerinden sarsılmaya çalışılıyor diyebiliriz. Devlet Tiyatroları’nın, Şehir Tiyatroları’nın özerkleştirilmesini, sağlıklı bir yapıya kavuşturulmasını tartışmak dururken özelleştirilmesini tartışmak pek de iyi niyetli bir çalışma gibi durmuyor. Hele bütün tartışmalar tiyatro insanlarının ahlak anlayışları üzerinden, yaşama bakışları, aldıkları maaş üzerinden, kendilerinin ne kadar ideolojik olduğunu göremeden ‘ideolojik, ideolojik’ naraları atanlar tarafından yürütülünce insan iyice kuşkulanıyor. Bütün bir Türk oyun yazarlığını, yazılmış sayısız iyi oyunu bir kenara atıp ‘Necip Fazıl’dan başka yazar tanımam’ durumuna getirmek insanı iyice işkillendiriyor art niyetler konusunda.
            Bugün yaşanan toplumsal sağlıksızlığın baş sorumlusu 12 Eylül’ün topluma yerleştirdikleridir. Değerlerin bu derece ters yüz olması, değersizleşme, kültürsüzleşme, hatta kültüre ve bilime düşman olma, gündelik yaşamımızda bile cehalete saplanma, nezakete alaysı gözle bakma, şiddetin yaşamın en küçük alanlarına bile yayılması… Cahilleşme… Üniversitelerin artık bilim yuvası olmaktan çıkması… Kültürel emperyalizmin bizi kendi değerlerimizden koparışı. Dilimizin giderek kirlenmesi, yamalı bohçaya döndürülmesi. Bilimsel olana, kültüre sırt çevirerek çöküşe doğru sürüklenen bir toplum. Yoksullaşma, gelir dağılımındaki büyük uçurum, pembe tablolara rağmen ezmeye devam eden bir ekonomi, dış borç, cari açık, tuhaf bir ‘milli gelir’. Bir türlü tam anlamıyla kazanılamayan işçi, memur hakları. Yitirilen örgütlenme hakkı. İnsanların bireysel tepkisizliği. İşsizlik. Geleceğe güvensizlik. Giderek artan gericilik. Ilımlı İslam devleti alıştırmaları. Küreselleşme adı altında yeni sömürgeciliğin dümen suyuna girişimiz. Özelleştirme adı altında çökertme tasarıları. Her geçen gün daha çok kaşınan mezhep, etnik köken ayrımları, bunun getirdiği şiddet ortamı. Sivas yangını. Ülkemizin doğusunda yaşananlar, her gün gelen acı haberler. Ve gelip dayandığımız nokta tam bir akıl tutulması.

***

            Hürriyet Yaşar, 12 Eylül öykülerini derlediği Bir Tersine Yürüyüş adlı antolojisinin önsözünde şöyle diyordu: “12 Eylül’ün bir öykücü olarak bende yarattığı hoşnutsuzlukların en büyüğü, kopmuşluk duygusudur. Darbenin en etkin ve en hain başarısı oldu koparmak. Bugünü dünden, dünü yarından koparmak. Bu görevini yerine getirirken, halkın halktan yana olan siyasal önderlerini hapse tıkarak onları da birbirinden koparmakla kalmadı; sanatta, ekinde, yazında da, öncüleri, ustaları yenilerden, çıraklardan kopardı; birikimin bir noktada durmasına neden olurken, yozlaşmanın, yabancılaşmanın da koşullarını yarattı.”(4)
            Bu koparmayı tiyatromuzda da derinden duyumsayabilir, yazılan, oynanan oyunları, repertuarları incelediğimizde somut olarak görebiliriz. 12 Eylül’le birlikte toplumcu tiyatro, toplumla ilişkisi olan, gündeme dair sözünü sakınmayan bir tiyatro yapma anlayışı neredeyse ortadan kalkmıştır. Dönemin toplumcu, politik tiyatro yapan topluluklarının perde açmaları çeşitli yollarla engellenmiştir. Oyunlar yasaklanmıştır. Bazı oyunlar oynanabilse bile turne yapmalarına izin verilmemiştir. Oyunlar görevlilerce izlenmiş, teybe alınmış, oyunlardaki replikler cımbızla ayıklanıp 141, 142 davaları açılmıştır. Giderek toplumdaki gerçeklikleri sahneye taşımaktan vazgeçer tiyatromuz. Ödenekli tiyatrolar eski oyunları, suya sabuna dokunmayan komedileri seçer, çağdaş tiyatro metinleri azalır, dünya klasiklerinin sayısı artar. Yabancı müzikallere, vodvillere kurtarıcı gibi sarılır tiyatro toplulukları. Burada müzikallerin, vodvillerin oynanmaması gerektiğini söylemek istemiyorum, elbette. Bu türler de tiyatronun güçlü bir damarını oluştururlar. Söylemek istediğim o dönemde niteliğe bakılmaksızın müzikli oyunların sahneleri doldurmasıdır. Müzikalleri sorgulamadan, toplumumuzdan kopuk, oynayan oyuncunun müzikal eğitiminin yetersizliği ortadayken, seyirci çekmek için mankenler, fizik güzelliği olanlar sahneye çıkarılmışken, komedisi bayağılaştırılmış bir dolu kötü örnek…
            Bu döneme damgasını vuran kabare türündeki gösterilere de değinmek gerekiyor. Özellikle Devekuşu Kabare topluluğu oyunlarında kullandığı siyasi mizah öğesiyle toplumsal eleştiriyi kitlelerle paylaşıyordu. Uzun süre bu toplumsal mizah anlayışını, niteliğini korudu Devekuşu Kabare. Kabare türü oyunlar oynayan topluluklar zamanla çoğaldılar, siyasi mizahı, toplumsal taşlamayı azaltıp birkaç taklide ve erotik gülmecelere yöneldiler. Aslında politik tiyatroyla sıkı bağları olan kabare türü zamanla zayıfladı ve zararsız hale geldi.
            Darbeden sonraki ilk seçimde iktidara gelen Turgut Özal darbeyle oluşturulmaya çalışılan ekonomik sistemi her yönüyle topluma yaymaya başlamış ve zamanla tüketim toplumu olma özellikleri yerleşmiştir. Tüketim toplumunun kolaycılığıyla halk artık iyi sanat ürünlerine rağbet etmez olur. Zaten yaşanan baskılı, kötü günlerin devamında sesini yükseltmek, sorunları gündeme getirmek, toplumsal yapıyı tartışmak olası değildir. Sanat adına beklenen, insanları gündelik yaşamlarından uzaklaştırıp güldürmek, eğlendirmek ya da hüzünlendirmek, ağlatmaktır. Toplum tüketmeye alışmıştır ve sanattan da kolay tüketilecek yapıtlar, elle tutulacak bir karşılık istemektedir. Sinema ve televizyon bu konuda elbette çok işlevseldir. Bu yapı sanatı da bir kaçışa, içe kapanmaya, otosansüre itecektir. Halkın istediğini vermeye çalışmak, her ne kadar ekonomik zorluklara dayanabilmek için gerekliymiş gibi görünse de, bütün sanat dallarında bir geriye gidişe, duraksamaya, birikimi ileriye taşıyamamaya sebep olacaktır.
Önceleri Türk oyun yazarlarının oyunlarını ardı ardına oynayan özel tiyatrolar, 12 Eylül sonrasında Türk oyun yazarlarından uzaklaşacak, çeviri oyunlara ağırlık verecektir. Toplumsal söylemi olan oyunlardan kaçınacaktır. Bazı özel tiyatrolar perdelerini kapamak zorunda kalacaktır. Çünkü tiyatro seyircisi anlamında da düşüş yaşanacaktır tiyatromuzda.
            Bu dönemde özel tiyatrolara devlet yardımı gündeme gelir. Bir yandan olumlu karşılanırken bir yandan da devletin sanata müdahalesi olup olmayacağı tartışılmaya başlanır. Bu arada amacı sadece devlet yardımından pay almak olan tabela tiyatroları kurulur. Tiyatromuzda yer edinmiş özel tiyatrolar repertuarlarından taviz vermemeye çalışırken, muhalif, farklı tiyatro anlayışı olan toplulukların yıllarca devlet yardımı alamadığı görülür. Uzun yıllar yardımın ölçütleri, veriliş biçimi tartışılacak, bazı özel tiyatrolar bilinçli olarak uzun süre devlet yardımına başvurmayacaktır.
            60’lı yılların ‘ulusal tiyatro’ tartışmalarından gelen, 70’lerin yoğun toplumsal duyarlılıklarıyla gelişen, çağdaş dünya tiyatrosuyla at başı gitmeye başlayan tiyatromuz 1980’le birlikte uzun bir süre geriye çekilmek zorunda kalacaktır. O güne kadarki birikimini sahneye yeterince taşıyamayacaktır. 12 Eylül öncesinin öncüleri, ustaları yaşam savaşına düşmüşken dönemin çıraklarıyla gerekli iletişimi kuramayacaklardır. Tiyatromuzun o coşkulu çıkışı kesintiye uğrayacaktır. Tiyatro üzerine düşünen, çağdaş tiyatroyu özümsemiş ve bunu Türk tiyatrosuyla harmanlamaya çalışarak bize özgü bir tiyatro dili kurmaya çalışan tiyatro insanlarına darbe indirilmiştir. Dünün tiyatro birikimi, toplumsalcı bakış açısı, baskılar sonucunda eriyip gider. Epik tiyatro, politik, belgeselci tiyatro, gelenekselle buluşturulan açık biçim, toplum sorunlarını sahneye taşıyan, çağının tanığı olmayı önemseyen tiyatro neredeyse tamamen terk edilmiştir. 60’lı, 70’li yılların sözü olan tiyatrosu yerini sözünü sakınan, gizlemeye çalışan bir tiyatro anlayışına bırakmıştır.

Tiyatro tartışmak, tartışılanı sahne pratiğiyle buluşturmak uzun yıllar tiyatrolarımızdan uzak kalacaktır. Ancak 90’lı yıllarda yeniden, ama dünün birikiminden uzak yeni tartışmalarla, yeni sahnelemelerle karşılaşmaya başlarız. Bu da alternatif tiyatro topluluklarının öncülüğünde gerçekleşecek, toplumsal bakış açısından biraz uzakta olacaktır.

17 Ağustos 2014 Pazar

Ruh Yaralarını Edebiyat Sarar - Fay Boşluğu Üzerine - Aydınlık Kitap


1-Fay Boşluğu kitabı edebiyatımızda önemli birçok yazarın deprem ile ilgili öykülerinin derlenmesi ile oluştu, bu fikir nereden doğdu?
Öncelikle ben doğma büyüme İzmit’liyim. 1999 yılındaki büyük Gölcük depreminde de İzmit’teydim. Depremin tam içindeydim. Çok şey yaşandı, bugün bile gözümün önünden gitmeyen şeylere tanıklık ettim. Çok zor günlerdi. O zamanlar yayımladığım bir öykü dergisi vardı: Üçüncü Öyküler. Dergide bir deprem özel sayısı yapmak için depremi yaşayanlardan öykü yazmalarını istedim. Elbette çok zordu o kötü günlere tanıklık etmiş yazar dostlarımın öykü yazmaları. Gene de yazılabilen öykülerle bir özel sayı oluşturduk. O günden sonra okuduğum deprem öykülerini bir kenara not almaya başladım. Birkaç yıl sonra da böyle bir derleme hazırlamaya giriştim. Boynumda bir borç gibi asılı duruyordu bu derleme.

2-Büyük bir tarama ve eleme süreci gerçekleşti elbette öyküleri belirlerken, bu süreci biraz anlatabilir misiniz?
İki yıla yakın bir sürede ulaşabildiğim bütün öykü kitaplarını taradım. Şöyle söyleyeyim, Samipaşazade Sezai’nin öykülerinden bugüne kadar yayımlanan öykü kitaplarının listesini aldım önüme ve çoğuna ulaştım. Eski TDK’nın öykü özel sayısında ve Adam Öykü’nün ilk sayılarından birinde yer alan öykü kitapları listelerine farklı kitaplardan edindiğim yazar adları ve kitapları da ekleniyordu. Sahaf sahaf dolaştım İstanbul’da, edebiyatçı dostlarımın kitaplıklarına daldım. Üniversite kitaplıklarından soruşturdum. Aslında bir yanıyla deprem öyküleri ararken bir yanıyla da öykücülüğümüzün tarihsel gelişimi tarıyordum. Çok şey kazandırdı bana.
            Bir de ülkemizde gerçekleşen depremlerin listelerini çıkardım. Özellikle yıkıma yol açan büyük depremleri sıraladım. O tarihlerde ve hemen ertesi yıllarda yayımlanan öykü kitaplarını daha bir dikkatli inceledim. Bu da doğru bir yöntemdi, çünkü o dönemlerde öyküler yazıldığını gördüm. Özellikle 1999 depremi sonrasında daha önceki yıllarda yazılanlardan daha çok deprem öyküsü yazıldığını söyleyebilirim.
            Bu derleme elbette bulduğum bütün öyküleri içermiyor. Altmışa yakın öykünün içinden seçtiğim yirmi sekiz öykü yer alıyor. Öyküler ardı ardına okunduğunda, öncesiyle, sarsıntısıyla, sonrasıyla, tortularıyla depremin bütün aşamalarının görülebilmesini istedim. Öyküleri böyle bir anlayışla dizdim. Şunu mutlaka belirtmek isterim. Sait Faik’in bir öyküsü vardı ve yeni yayımcısının ilgisizliği nedeniyle izin almakta güçlük yaşadık, öyküye yer veremedik. Çok istememe karşın yer veremediğim böyle birkaç öykü oldu.

3- Edebiyatımızın deprem vb felaketlere yaklaşımı genel olarak nasıl tanımlarsınız?
Her yanı fay hatlarıyla çevrili bir ülke için edebiyatımızın depreme yaklaşımının eksik olduğunu düşünüyorum. Özellikle 1999 depremine kadar bu böyle. 1999 depreminden sonra özellikle genç yazarların öykülerinde, romanlarında depreme yer verdiğini görüyoruz. Bunun nedeni bence 1999 depreminin yarattığı etkidir. Özellikle 1999 depremini televizyonlardan naklen seyretti tüm ülke, bir de o dönemde oluşan toplumsal dayanışma çok etkileyiciydi.
Bana ilginç gelen toplumcu düşüncedeki yazarlarımızın depremin yaşattıklarını edebiyata, özellikle öyküye çok az yansıtmaları… 1950 Kuşağı öykücüleri için de söyleyebiliriz aynı şeyi. Bunun bir eleştiri olarak algılanmamasını isterim, bu sadece bir saptama.

4- Bu türden felaketler sonrasında yaraların sarılmasında edebiyatın payına düşen nedir?
Edebiyat maddi yaraların sarılmasına yarar mı, bilmiyorum? Ama depremin ruhlarımızda açtığı yaralara etkili olacağını düşünüyorum. Ruh yaralarını edebiyat sarar. Çünkü 1999 depreminde tam içinde yaşadığımda gördüm ki, deprem sonrası ruhlarda oluşan yıkımlar da, maddi yıkımlar kadar acı veriyor. Edebiyat, ruhlarımızdaki çöküntüyü, temelin değil insanın çürüğünü anlatabilmek için önemli. İnsanın çürüğüne, insandaki çöküntüye karşı bilincimizi geliştirmemiz için önemli. Yaşanan bütün acıları paylaşabilmek ve çağına tanıklık edebilmek için önemli…

5-Kitabın telif hakkının bir kısmı Akut'a bağışlanıyor, bu nasıl oldu, neden böyle bir şeye karar verdiniz?
AKUT neredeyse 1999 depremiyle özdeşleşmiş bir kuruluş. O acı günlerin içinde yaşamış kiminle konuşursanız konuşun AKUT’tan ve yabancı kurtarma ekiplerinden söz edecektir. Ticari bir kaygıdan daha çok bir sorumluluk düşüncesiyle hazırladık bu derlemeyi. Bu sorumluluk düşüncemizi toplumda da kabul görmüş, depremle bütünleşmiş bir kuruluşla paylaşmak istedik. Bunu yazarlarımızla paylaştık ve hepsinden olumlu yanıt aldık. Bu da yazarlarımızın depremin acılarını paylaşmaya bir katkısıdır.



6-Kitapta yazarlardan deprem öyküleri okuyoruz, peki deprem sizin için ne ifade ediyor?

            Ne yazık ki ülkemiz deprem gerçeğini bir türlü kavrayıp çözemiyor. Gerekli önlemleri almış gibi görünüyoruz ama deprem olup bittikten bir süre sonra unutuyoruz ve bir sonraki depreme kadar gene aynı hataları yapıyoruz. Gene imara açılmayacak yerleri imara açıyoruz, gene binalarımızı sağlam yapmıyoruz, gene bir kat fazla çıkmanın hesaplarını yapıyoruz, gene denetimi aksatıyoruz, gene denizleri dolduruyoruz… Örneğin bir İstanbul depreminden söz ediliyor, ne kadar hazırlıklıyız böyle bir depreme. Eğer bilim adamlarının söyledikleri gibi bir deprem gerçekleşirse… Doğrusu, düşünmek bile istemiyorum yaşanacak acıları… Kitabın giriş yazısında da sözünü etmiştim; beni en çok irkilten söz “depremle yaşamaya alışmalıyız” sözü. Ne kadar alışkanlıklar canlısıyız. Neye alışacağız? Depreme! Faya! Binanın çürüğünü, kaçak katları, yapılmayan denetimleri, vurgunları bir kenara atalım ve depreme alışalım, öyle mi? Her şeyi tevekkülle karşılayalım, 7.4 yetmedi mi diye soralım, kılımızı bile kıpırdatmadan, çare düşünmeden alışalım yeter ki. İnsanın çürüğünü sorgulamayalım ama depreme alışalım, ne güzel? Peki, ruhlarımızdaki depreme alışmanın kolay olduğunu mu sanıyorsunuz? Deprem olağan seyrinde ilerleyen bir doğa olayıdır, doğa olayı olarak öldürücü değildir. Depremi korkunç hale getiren, öldürücü kılan ne yazık ki insanlardır.  


14 Ağustos 2014 Perşembe

Sahaftan 8 - Behiç Duygulu



Gölgede Gezintiler

            1970’de Yeditepe Yayınları arasında yayımlanır Gölgede Gezintiler. Behiç Duygulu’ nun üçüncü öykü kitabıdır. Daha öncesinde gene aynı yayınevinden yayımlanan Ağlama N’olur (1961) ve Sırtlan Bayırı (1963) adlı öykü kitapları yayımlanmıştır. 1933 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğan Behiç Duygulu zor yaşam koşullarının ardından genç sayılabilecek bir yaşta İstanbul’da yaşamını yitirir (1985). Basıma hazırladığı, Elmalar Kızarırken adını verdiği kitabını yayımlayamaz.
            Uzun yıllar Ödemiş’te kitapçılık yaparak yaşamını sürdürür Behiç Duygulu. Bir kaza sonucu, trajik bir biçimde eşini yitirmesinin ardından, 1975 yılında İstanbul’a yerleşir. Zor yaşam koşulları burada da peşini bırakmaz. Yayınevlerinde, kitap dağıtım şirketlerinde çalışır. Yeniden evlenir, yayıncılığa girişir. 1985 yılında, daha yeni kurduğu yayınevinin kitaplarını dağıtamadan, aniden hayata veda eder. On yıl boyunca yazıdaki üretkenliğinin azaldığını görüyoruz. Seksenli yılların baskısı, insanları sindirmesi onu da yazıdan uzaklaştırmış mıdır, bilinmez? Ama o kötü döneme daha fazla dayanamadığını düşündürüyor bana.  Yayınlayamadığı kitabındaki öykülere, onun anısına Necati Güngör’ün hazırladığı Behiç Duygulu “Öyküler” adlı kitapta yer verilir.
            Sağlığında yayımlanan üç kitabını ve Necati Güngör’ün hazırladığı Behiç Duygulu kitabını edinip okumuşum. Yıllardır hep içimde bir yerlerde durur o incelikli öyküler. Behiç Duygulu üzerine yazılanlardan okuduğum kadarıyla soyadına da yaraşır biçimde beyefendi, zarif yaradılışlı bir insan olduğunu düşünüyorum. Tahir Alangu, “Hikâyeyi, kendi hayatıyla birlikte, kendi çıkarına yaşıyordu.” diye yazmış 1964 Varlık Yıllığında. Öykülerinde göreceğiniz zarif anlatımı, kendi atmosferini kurmaktaki ayrıntılarını yaşamından süzdüğünü anlayıveriyorsunuz. Dönemin gerçekçilik anlayışının içindedir ama kuru bir gerçekçilik anlayışı değildir bu. İnsan hallerinin, yalnızlıkların, yaşamları sıkışmış kasaba insanlarının, doğanın sesine kulak verenlerin öykücüsüdür Behiç Duygulu. Yüksek sesle anlatmaz hiç, en trajik, iç burkan durumları bile kendi atmosferini koruyarak, doğa koşullarıyla, insanın bilinemez halleriyle yoğurarak anlatır.
            Gölgede Gezintiler on bir öyküden oluşuyor. “Çıngıraklar” öyküsünde doğanın sesini duyurur. Sadece bu öyküde değil bütün öykülerde duyarsınız doğanın sesini, çok yerli yerinde, incelikli bir doğa anlatımı, betimlemesi yer alır. “İncir Çuvalları” öyküsünde çiftçilikten sıkılan, bunalan Kemal’in dünyasına, doğanın içinde eşiyle geçirdiği bir güne tanık oluruz. Öykünün bitişi de ustalıklıdır, ucu açık bırakılmıştır öykünün: “Toprak kokusu, incir kokusu ve kocasının kokusu… Gözlerini gökyüzüne kapadı. “Mutluyum” diye geçirdi içinden. “Mutluyum, mutluyum, mutluyum.” Bunu kaç bin kez söylemesi gerektiğini düşündü, bulamadı.” “Ayva İle İlan-ı Aşk” öyküsünde ilerici bir partinin ilçe başkanı Vasıf Bey’le tanışırız. “Park” öyküsünde akşamüzerleri kameriyeli bir parka çıkarız yazarla birlikte. “Bekâr Odası”nda bir eş özlemini duyumsarız şiirsel bir dille, atmosferi kuruveren ayrıntılarla. “Gölgede Gezintiler” adlı öykü iki bölüme ayrılmış. İkinci bölüm öncekinin devamı gibi ama ayrı bir öykü aynı zamanda. Hikâyecinin ressam kadına olan gizli gönül bağı, sevgisi, karşılıklı sanatı edebiyatı konuşmaları…

            Behiç Duygulu’nun, öyküleriyle yeniden kitaplığımızdaki yerini alması gerektiğini düşündüm hep. Güzel öyküler yazıp aramızdan ayrılan, sonra da unutulup giden, bütün içtenliğiyle, kendisine bir çıkar beklemeksizin yazan, edebiyatımızı varsıllaştıran pek çok öykücümüz gibi. Bir ‘unutulmuş öykücüler antolojisi’ yapmak… Bilmem ki…   

Fuat Sevimay - Ara Nağme



Ara Nağme

            Dergilerdeki öyküleriyle tanıdığımız Fuat Sevimay’ın ilk öykü kitabı Ara Nağme Aylak Adam Yayınları arasında yayımlandı. 2011 yılında yayımlanan Aynalı ve bu yılın başında yayımlanan Anarşık adlı iki romanı var Fuat Sevimay’ın. Romanın ardından gelen bir öykü kitabı Ara Nağme. Hep karşılaşılanın aksine öykü kitabından romana değil, romandan öykü kitabına doğru bir yolculuk. Arka arkaya çevirilerinin de yayımlandığını görüyoruz. Yazma coşkusunu okuyucusuna da iletebilen bir yanı var öykülerinin, romanlarının, çevirilerinin.
            Ara Nağme farklı konuların ele alındığı, bazı öykülerde alışılmışın dışında kurguların, öyküye göre değişik anlatım biçimlerinin denendiği bir ilk öykü kitabı. Öykülerinde ele aldığı olaylar ve öykü kişileri bakımından geniş bir yelpazesi var Fuat Sevimay’ın. Mahallenin bıçkın delikanlıları da var öykülerde, İsa ve Havarileri de… Marco’yla gezgin olurken, genç yaşta ölen bir lise öğrencisinin ilk aşkını, Cin Ali’nin sevdası uğruna adam öldürmesini okuyoruz. Öykü mekânlarının çoğu kentlerin arka mahalleri diyebiliriz. Mekânlar da çeşitlilik gösteriyor aslında; kentsel dönüşümün mahallelerinden, taşraya, mahpushaneye, tren istasyonuna, Kapalıçarşı’dan şehir hatları vapuruna kadar… Bu çeşitlilik bir yanıyla da değişik anlatım biçimlerini denemekte yardımcı oluyor yazara.
            Kitabın ilk öyküsü “Deli Babam Ölmüş”, deli babasını hiç tanımamış bir kızın karakolda babasının öldüğünü öğrenmesini anlatıyor. Babasını tanıyıp kimliğini belirleyense deli arkadaşı Ziya’dır. “Evlat”, “ağzı yüzü eğri büğrü” doğan, doğduğu zaman annesini yitiren, kendisini öylece bırakıp kaçan babasını hiç tanımayan bir kadının zor koşullardaki yaşamının öyküsüdür. Öykünün dili tüm toplumu sorgulayan bir yapıya dönüşerek ‘siz’ anlatımıyla kurulmuş. “Çiğ Börek” istasyonda anasının yaptığı börekleri satan Bayram’ın bir bayram günü hayallerinin, anasının emeklerinin çalınmasının öyküsüdür. Kitaba adını da veren, kitabın en iyi öykülerinden biri olduğunu düşündüğüm “Ara Nağme” adlı öykü mahallesinden çıkarılıp başka yerlere yerleştirilmek istenen, kentsel dönüşümle yaşamları değişecek olan insanların sıkıntısını, çaresizliğini anlatıyor. Babako’nun kemanıyla hüzzamdan başlayan kabullenişin, çaresizliğin şarkıları, giderek tüm mahalleye yayılan ‘has şopar havası’yla ‘gerdan kıvırmanın’ haykırışına, isyanına dönüşüyor. “Başsağlığı” ise mizaha da yaslanan bir yanlış anlamanın öyküsü.
            Ardı ardına gelen üç öykü “Havariler”, “Marco” ve “Sen Bana Kapalı Çarşı” kitaptaki diğer öykülerden farklı bir yerde duruyorlar. Bu üç öykü ayrı bir bölüm olarak yer alabilir miydi? Ya da bir ‘ara’ bölüm gibi. Üç öykü de konularını tarihten, söylencelerden alıyor. Anlatım biçimleriyle de diğer öykülerden ayrılıyorlar. “Havariler” İsa ve havarilerinin son akşam yemeğine farklı bir bakışı içeriyor. “Marco” bir gezginin, kervanın öyküsü. “Sen Bana Kapalı Çarşı” adlı öykü ismini Sezai Karakoç’un bir dizesinden alıyor. Tarihsel arka planıyla kapalı çarşıyı anlatıyor.
            “Torakçı” ve “Faroz” adlı öyküler de insanın kendini, yaşamı sorguladığı daha kapalı biçimde öyküler. Kitabın ilk öykülerinden ayrı bir anlatımı var. Fuat Sevimay bu öykülerde de kendine özgü yalın anlatımını korumakla birlikte şiirselliğe de yaslanıyor. “Şiş ve Fiş” öyküsüyle “Cin Ali” öyküsü iç içe geçmiş öyküler. Fırfır Hanım’ın yavuklusu Cin Ali, Fırfır’ın koynuna aldığı Fedai’yi tam kalbinden şişleyerek öldürür. Sonrasında sevdası uğruna adam öldüren, mahpus damındaki Cin Ali’yi okuruz. “Emel’i Beklerken” seksen darbesinin öncesinde, kurşunlanan bir çay bahçesinde hayatını yitiren liseli gencin ağzından anlatılan bir öykü. Liseli genç ölü, ilk aşkı Emel’i, vurulmasını ve sonrasını anlatıyor okuyucuya. Kitabın son öyküsü gerek ismiyle, gerek kurgusuyla, gerekse anlatımıyla kitabın en ayrıksı öyküsü diyebilirim: “Vapurdaki Okur, 77 Sayfalık Kitap, Yazmaya Yeltenen Kefal ve Balıkçıya Yancı Olan Kahraman” Bir şehir hatları vapurunun yolcuları, yazar ve iskele kenarında balık tutmaya çalışan öykü kahramanı.
            Coşkulu, hareketli, dilin tempolu kullanıldığı bir anlatımı var Fuat Sevimay’ın. Sözcük oyunlarına başvurmayan, söyleyişi olabildiğince akıcı kılan yalın bir dil anlayışı. Sözcük seçimini bir iki yerde yadırgadığımı söylemeliyim gene de. Akıcı, tempolu giden bir anlatıda “gayri ihtiyari”yle karşılaşınca ‘ister istemez’ yadırgıyorum. Dil tercihiniz o yönde olursa elbette bu olağan karşılanabilir, ama bu öykülerde pek olağan durmuyor.

            Fuat Sevimay ilk öykü kitabıyla, öykü üzerine düşündüğünü, denemekten çekinmediğini, farklı kurgulamalardan kendine özgü öykülemeler çıkardığını gösteriyor.